Anadolu Erenleri ve Dergahların Oluşumu

//

Alevi toplumunun yaşam biçiminde, öğretisinde, yapılanmasında, ilişkilerinde, töre ve törenlerinde Anadolu erenlerinin, dergahların ve tekkelerin önemli bir yeri vardır. Bu yapılanma ve ilişkileri çok boyutlu ve derinlemesine açıklığa kavuşturmadan konuyu yeterince anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu boyut atlanarak ya da görmezden gelinerek yapılacak değerlendirme ve yaklaşımlar ise doğal olarak son derece yanlı ve yüzeysel kalacaktır.

Ali Haydar AVCI (Araştırmacı – Yazar)

 Alaca karanlıktı. İndi gece, aydınlığın üstüne. Yer gök mühürlendi. Eğildim ocakta yanan ateşe, üç kere niyaz ettim. Üç delil uyardım. Aşk ola dedim, aşk ola… Kül serptim közün üstüne, ateş sönmesin diye… Hak aşkına, gerçeğin demine, devranına “hû” dedim,  gerçekler küllenmesin diye…

…………

“Biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şalımız
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi
………..
Ey zahit ayık dururken anlamazsın sen bizi
Cüra-i saki içip mest olanlar anlar bizi
………..
Niyazi’m aydur katremiz deryaya daldık bugün
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi… ”

(Niyazi – 17. Yüzyıl.)[1]

    

Giriş:

Alevi toplumunun yaşam biçiminde, öğretisinde, yapılanmasında, ilişkilerinde, töre ve törenlerinde Anadolu erenlerinin, dergahların ve tekkelerin önemli bir yeri vardır. Bu yapılanma ve ilişkileri çok boyutlu ve derinlemesine açıklığa kavuşturmadan konuyu yeterince anlamak neredeyse olanaksızdır. Bu boyut atlanarak ya da görmezden gelinerek yapılacak değerlendirme ve yaklaşımlar ise doğal olarak son derece yanlı ve yüzeysel kalacaktır.

Öncelikle konunun hem öneminden dolayı, hem de bazı olgu ve ilişkileri daha ayrıntılı değerlendirebilmek için Horasan Erenleri ya da Abdalan-ı Rum tarafından kurulan Alevi-Bektaşi dergah, tekke ve zaviyelerinin oluşumu, yapısal özellikleri, toplumsal konumlanmadaki yeri, işlevi hakkında açıklama sanırım yararlı olacaktır.[2] Bu arada bir durumu özellikle belirtmek gerekir. O da şu: Dergâh, tekke ve zaviye yapılanmalarında topluluk bağlılığının son derece yüksek olduğu görülmektedir.[3] Bu durum, benzeri değerleri üreten ve paylaşan toplulukların doğal davranış biçimi olarak değerlendirilebileceği gibi, bu toplulukların aynı zamanda dışarıya –öteki sayılana- karşı kendi benliğini ve kimliğini oluşturma, koruma ve geleceğe taşıma, kendi içinde dayanışma refleksini de içerir. Vurgulamak gerekir ki, kapalı topluluklarda sistem tarafından kuşatılmışlıktan dolayı kendini korumanın, birlikte değer üretmenin, paylaşmanın ve geleceğe taşımanın olanakları da oldukça sınırlıdır. Bu tür yapılanmalar karşısında genel boyutlarıyla sistemin tutumu, öncelikle bu yapıyı ortadan kaldırmak, dönüştürmek, bunun yeterince olanağı yoksa en azından yoğun biçimde denetim altına almak esası üzerine koşullanmıştır.

Topluluk bağlılığının yüksek olduğu topluluklarda kaçınılmaz olarak uyulması gereken kurallar yığını ve zamanla gelenekselleşen uygulama, törensel yapılanma ve ritüeller ortaya çıkmaktadır. Açık ki, bir yapının ayakta kalabilmesi için ilişkilerdeki tüm halkaların sağlam olması ve oluşturulan sistemin aksamadan yürümesi gerekir. Bu anlamda ortaya çıkan ve zorunlu uyumu gerektiren kuralların, ilişkileri sağlamlaştırıcı bir işleve sahip olduğu söylenebilir. Aynı zamanda bu topluluklar, içsel ve dışsal nedenlerle etkileşim ve aynı amaçlar doğrultusunda hareket eden kapalı ve bütüncül topluluklardır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapılanma, toplumsal, düşünsel, inançsal ve psikolojik boyutlu ilişki ve gereksinimleri karşılayan -gereksinime denk düşen- bir yapı olarak da tanımlanabilir. Alevi-Bektaşi toplumu için de geçerli sayabileceğimiz bu değerlendirme ve tanılar, bütünüyle Alevi-Bektaşi toplumu içindeki yakın gözlem ve tanıklıklarımıza dayanmaktadır.

Genel hatlarıyla baktığımızda, Anadolu’da, Osmanlının kuruluş dönemine denk düşen batıni / heterodoks tekke, dergâh ve zaviyelerin oluşumu, uzun bir sürece yayılan konargöçer topluluktan tarım toplumuna geçiş döneminin ürünü sayılabilir. Yani bir diğer deyişle, bir toplumsal yapıdan diğerine evrilmeyle birlikte yeni dönem ve koşulların ortaya çıkardığı, toplumsal gereksinimlerle doğrudan örtüşen kurumlar olarak değerlendirmek olanaklı. Dikkatle bakılırsa, bağlandıkları belli bir alan bulunmayan ve gezgin bir topluluk olan konargöçerler içinde bu türden sabit yapılanmaları oluşturmak, geniş etkinlik alanları yaratmak ve yaşatmak oldukça zor gö-rünmektedir. Bu sebeple, bu döneme gelinceye kadar, bu inançsal yapının konargöçer topluluklar içinde onlarla birlikte konup göçen temsilciler -babalar, dedeler- vasıtasıyla temsil edildiğini söylemek mümkündür.

Bu arada gelmişken Heterodoks / Hétérodoxe kavramının açılımını aktarmakta yarar var. Bu kavramla tanımlanan resmi / egemen yapının -sistemin / düşüncenin- benimseyerek sisteme, kurulu düzene, ideolojik temeline dayanak yaptığı ortodoks inanç ve öğretinin dışında kalan ve ona karşı bir duruş ve tutum içinde olan “öteki / karşıt / aykırı / farklı” düşünce / inanç sistemidir. Olguda, anlamı, özü esas alır. Kavramın kaynağı Yunanca “heteros” sözcüğüdür ki; ‘başka, öbür, farklı’ anlamlarına gelmektedir.[4] Değişmeyen, yerine yenisi konulamayan kalıp ve dogmaları karşılayan / kapsayan ortodoks kavramının karşıtıdır. Ortodoks ise şekli, kalıbı esas alır.

  1. yüzyıldan, 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar, Anadolu’da, ağırlıkla Alevi-Bektaşi-Kızılbaş olarak tanımlanan heterodoks toplulukların yaşam düzenine baktığımızda, bunlardan yerleşiklerin, özellikle Anadolu coğrafyasının, ulaşımın ve denetimin zor olduğu, kendi deyimleriyle “kuş uçmaz, kervan geçmez” sarp ve dağlık bölgelerinde, göçebe ve yarı göçebelerin, kışları, yerleşimin henüz gerçekleşmediği “kışlak” olarak kullanılan ıssız ovalarda, yazları ise, “yaylak” olarak kullanılan otun ve suyun bol olduğu yüksek yaylalarda yaşayan topluluklar olduğu görülüyor.

Sisteme oldukça mesafeli, hatta sistemle çatışmalı, bu yerleşme ve yaşam düzeni içerisinde bulunan bir toplumdan, sistemle bütünleşmiş yerleşik yapıya özgü bir yaşam biçimi ve belli kalıplar üzerine oturmuş, dengeli bir toplum-devlet ilişkisi beklenemeyeceği açıktır. Bu noktada devletin, egemen olanın tutumu, anlayışı ve davranışı, sistemin oturduğu kalıpsal yapı ve biçimlendiği özellikler belirleyicidir. Bu, koşullara göre olumlu ya da olumsuz temelde gelişen ilişki ve oluşan yapıya inanç sistemi de dahildir. Bu nedenle, “Horasan Erenleri”, “Anadolu Erenleri” ya da “Rum Abdalları=Abdalan-ı Rum”[5] denilen dervişler, babalar, dedeler, abdallar gibi inanç önderlerinin öncülüğünde, egemen olan ortodoks İslami yapıdan her yönüyle farklı, namaza, oruca aldırmayan, şeriatın kurallarına bütünüyle aykırı ve bu yapıya karşı olanca gücüyle direnen yeni bir inançsal / düşünsel ağırlıklı yapılanmanın ortaya çıktığı görülmektedir.[6]

Bu yapılanmanın başını ise, özellikle bu, baba, dede, abdal gibi adlarla anılan öncülerin oluşturduğu dergâh, zaviye ve ocaklar çekmektedir. Bu bakımdan, genellikle yerleşikliğin olmadığı boş, ıssız ve sarp yerlerde kurulan dergâh ve zaviyelerin, otorite boşluğunun yaşandığı koşullarda bir bakıma toplumsal gereksinim sonucu ortaya çıktığı, sistemden kopuk yaşayan ya da kendisini egemen yapıdan dışlayan topluluklar arasında belirli bir toplumsal düzen ve dengenin oluşumunu sağladığı, kurulduğu yerlerin yerleşim birimi haline gelmesinde, şenlenmesinde ve tarım düzenine geçişte önemli etkileri olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Horasan Erenleri ve Rum Abdalları olarak tanımlanan topluluklar Alevi-Bektaşi öğretisi ve eylemliliği içerisinde ortaklaşa yer alırlar. Fakat bu arada bir ayrıntıya dikkat etmek gerekir. Acaba Horasan Erenleri ve Rum Abdalları arasında bir farklılık -bu konumsal, düşünsel, kökensel ya da başka türlü olabilir- ve bu farklılıktan kaynaklanan bir çelişme ve çekişme var mıdır? Yoksa bu kavramlar gelişigüzel ortaya çıkan kavramlar mıdır? Biz bunun gelişigüzel olmadığını, bu tanımlamada birtakım tarihsel kökenlerin bulunduğunu söylemek istiyoruz. “Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi” de dikkatle taranırsa satır aralarında böyle bir farklılıktan kaynaklanan bir çekişmeden söz edilebilir. Sözgelimi, Hacı Bektaş Horasan’dan “güvercin donu”nda gelirken, onun gelişini gören ve Rum ülkesine girişini istemeyen Rum Abdallarının isteğiyle Hacı Doğrul’un onu “doğan donu”nda karşılaması ve saldırgan bir tutum içerisinde olması buna ilginç bir örnektir. Hatta bu saldırgan tutum karşısında bir bakıma şaşkınlık yaşayan Hacı Bektaş, Hacı Doğrul’a “er erin üstüne böyle mi gelür, eğer güvercinden daha mazlum bir yaratık bulsaydık onun donunda gelirdük” gibi bu davranışı ne denli yadırgadığını yansıtan bir ifade kullanır.[7] Bu durum, derin farklılıklardan kaynaklanan bir çelişme olabileceği gibi, belki de yaşam alanlarını koruma düşüncesiyle ortaya  çıkan bir “karşı duruş”, bir davranış biçimi de olabilir.

 

Dergâhlarda İktisadi Yapılanma:

Değindiğimiz gibi, 13. yüzyıldan itibaren kuruluşunu bildiğimiz Alevi-Bektaşi dergâhlarının, belli bir topluluk ve yapılanma çerçevesinde hep birlikte üretimin, hep birlikte tüketimin yapıldığı, herkesin yeteneğine göre üretime katıldığı, gereksinimi kadar tüketim yaptığı, düşünsel birikimini derinleştirdiği, benliğini, yeteneğini geliştirdiği, değerlerini paylaştığı, dayanışmanın temel alındığı, eşitlikçi, paylaşımcı bir tasarımı içeren, toplumun düşünsel dünyası ve özlemleriyle örtüşen kendi deyimleriyle bir “Rıza Şehri” yapılanması olduğu ve bu sistemin “komünal bir yapı”ya denk düştüğü anlaşılmaktadır. Özenle incelendiğinde yapılanmanın bu boyutları açıkça görülebilir. Aleviliğin yol kurallarını ve düşünsel boyutlarını içeren “Buyruk”taki kayıtlar da bu şekildedir. Yola girenler arası ilişkiler, dergâh içinde özel mülkiyetin bulunmayışı ve üretimdeki ortaklık, gerek görev dağılımı, yine kendi deyimleriyle yollara revan olanların, gidenlerin, kalanların lokmasından pay aldığı “kara kazan” olgusu, lokma bölüşümü -kendi aralarındaki paylaşımcı tutum ya da bir lokmayı kırka bölmek- ve rızalık motifleri, gerekse “bir lokma, bir hırka” anlayışı / algısı / düşünce yapısı bunun çok açık göstergeleridir.

Oluşturdukları bu yapıyı kendi geleneklerinde “Rıza Şehri” olarak tanımlar Alevi-Bektaşi toplumu. “Rıza Şehri”nde cümle nesneler ortak üretilir, ortak tüketilir. Herkes emeğini, yeteneğini ortaya koyarak üretime katılır. Gereksinimi ne kadarsa  tüketimi de o kadardır. Ast-üst ilişkisi yoktur, karşılıklı saygı esası, paylaşım ve nefis terbiyesine dayanan yol kuralları vardır. Ağrıtmak, incitmek, eliyle koymadığını almak, kul hakkı yemek, kendi deyimleriyle kısa çöpün uzun çöpten hakkını gözetmemek, üretmediğini, emek vermediğini, alın terinin karışmadığını yemek en büyük suçlardan biridir bu öğretide. Alevi-Bektaşi öğretisindeki yol kurallarının toplandığı, düşünsel dünyalarının yansıdığı “Buyruk”larda söylence gibi anlatılsa da, bu bir sistem önermesidir aslında.[8] Dergâh, tekke ve zaviyelerde bunun deneylerinin yüzyıllar boyunca son derece başarılı bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Bu öğretinin -ütopyanın- hayata geçmesi kendi içlerindeki yapılanma, eğitim sistemi ve toplumsal dönüşümleriyle de ilgilidir aynı zamanda. Bu sebeple, “artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin. Pişirenin, taşıranın, kotarıp getirenin elleri dert görmesin. Yedirene delil, yiyene nur-u iman olsun” “Soframız nimet-i nur, içilen tahur, ocaklar mamur, gönüller pür-nur ola” denir.

Bu yapılanma özetle, özel mülkiyetin olmadığı, paylaşımı ve eşitliği kapsayan, hep birlikte üretmek, hep birlikte tüketmek esasına dayalı, kendi deyimleriyle “yunmuş, arınmış, nefsini öldürmüş”, -ölmeden evvel ölen, benliği öldüren- kâmil insanlar topluluğu tarafından oluşturulmuş, her türden baskı ve sömürüyü bütünüyle ortadan kaldıran, herkesin birbirinden “razı” olduğu bir yapılanmadır. O sebeple her zamanda ve mekânda lokmaları pay ederken, söyleşirken, dolu dağıtırken, muhabbet ederken sorulur, “meydana geldi Hakk’ın niyazı, elimizde yok tartı terazi, herkes oldu mu birbirinden razı” diye… Burada “sermaye üreten sermaye” ya da “pazar için üretim” bağlamında toplumsal farklılık ve katmanlar oluşumunu sağlayacak bir iktisadi yapılanma söz konusu olmadığı gibi, ayrıca emek de ücretli değildir. Topluluk bünyesindeki bütün bireyler yeteneğine göre üretime katılır, gereksinimi oranında tüketir. Yaptıkları üretim bütünüyle kendi gereksinimlerinin karşılığıdır. Kendi gereksinimleri haricindeki üretim ise, -fazla ya da artık üretim- yolculara, yoksullara, düşkünlere, gereksinimi olanlara pay etmek -dağıtılmak- üzere bir kenara konulan ve kullanılan üretimdir. Bu dağıtım ücretsizdir ve öğretilerinde, “üryan ve büryan” girilen meydanda “Hak için hizmet” olarak algılanır. Çünkü açları doyurmak, yalıncakları giydirmek bir görev olarak tanımlanır bu düşünce dünyasında.

Sözgelimi kayıtlara göre “Hünkar Sulucaöyük’te nice hanlar açup, nice kazanlar kurup, nice sofralar yayup, açları duyurdı. Nice dertlilere derman olup, ağlayanı güldürdi. Nice ayıpları örttü, açıkları kim giydirdü.”[9] Bu durum Kızıl Deli’den Abdal Musa’ya, Şücaattin Baba’dan Baba Kaygusuz’a kadar az bilinen, çok bilinen bütün dergahlarda böyledir.

Bu anlayışın somut yansıması, Anadolu coğrafyasında öne çıkan eylem örnekleri olarak 1239 yılında Babailer ve 1413 yılında Şeyh Bedreddin’in halifeleri Börklüce Mustafa / Torlak Kemâl tarafından gerçekleştirilen eylemlerde vücut bulur.[10]

 

Dergahların Kurulma Alanları:

Dönemin önde gelen dergâhlarından Hacı Bektaş, Abdal Musa, Geyikli Baba, Kumral Abdal, Kızıl Deli, Seyyit Gazi, Hüseyin Gazi gibi Alevi-Bektaşi dergâhları bunlar içerisinde bu değerlerin yaşandığı çok bilinen örneklerden bazılarıdır. Osmanlı döneminde genellikle kırsal alanda kurulan zaviyeler ise, dergâhlardan daha küçük olan tekkelerdir. Böyle olmakla birlikte işlevsel olarak farklılıkları yoktur. Zaviyelerin kurucusu dedeler, babalar, derviş ve şeyhler ise toplumu eğiten ve yönlendiren öncüler, yol gösterici kişilerdir.

Zaviyelerini çoğunlukla kolayca erişilemeyen ıssız ve sarp yerlere kuran, dağ başlarını, konalga ve geçitleri yurt tutan, bağ-bahçe işiyle uğraşan, ekin eken, bostan yetiştiren kısacası kendi emeğiyle geçimini sağlayan derviş ve babaların, göçebe, yarı göçebe ve köylüler arasında yönlendirme ve öğütleri, davranış biçimleri ve yaşam tarzlarıyla oldukça etkin oldukları görülüyor. Bu ıssız yerlerde kurulan zaviyelerde her türlü üretimin yapıldığı, geçimlerini kendi ürettikleriyle sağladıkları Osmanlının ilk dönemlerinde değişik yerlerde kurulan örneklerden de anlaşılmaktadır. Hatta kimi zaviyelerde Hristiyan kökenli dervişler de bulunmaktadır. Bunlar bütünüyle “Abdalan-ı Rum” olarak tanımlanan heterodoks derviş ve abdallar zümresidir.[11]

Bu oluşumların aynı zamanda yüzyıllar boyunca üretimin birlikte yapıldığı, aynı kazanda pişirilerek hakça paylaşımın ve eşitliğin sağlandığı, yani ortaklaşa üretim ve ortaklaşa tüketim sisteminin yaşandığı merkezler durumunda olduğunu da ayrıca belirtmekte yarar var. En azından, henüz çözülme, yozlaşma ve dönüşüm sürecinin yaşanmadığı 16. yüzyıl sonlarına -büyük soykırımların yaşandığı döneme- kadar böyle bir belirleme rahatlıkla yapılabilir.

Zaviyelerin kurucuları ve kendisine bağlananların[12] başlarda genellikle aynı aşiret çevrelerine mensup oldukları göze çarpmaktadır. Doğal olarak değerleri, düşünce dünyaları, önermeleri, bu toplulukların yaşam biçimi ve değerler dünyasıyla bütünüyle örtüşmektedir. Zaten böyle bir yapılanma öncesi aynı düzlemde bulunan, koşulları birbirinden farklılık içermeyen, benimsedikleri, kendilerini uymakla yükümlü saydıkları değer ve kurallar aynı olan bu toplulukların birbirine bağlılık düzeyi son derece yüksektir. Bu nedenle yapılanma sürecinde kolayca tutunan ve giderek toplumsal yaşamda etkin bir yer edinen tekke ve zaviyeler süreç içerisinde kuruldukları çevrelerde bir anlamda adım adım birer etkili “eğitim, dayanışma ve kültür merkezleri” haline gelmiştir. Bu etkinlikleri, toplumsal ilişki ve eylemlerde de açıkça ortaya çıkmaktadır. Yayıldıkları coğrafya dikkate alınacak olursa bu etkinlik çemberinin zamanla genişlediği ve yakın çevre dışında kalan çevreleri de kapsadığı anlaşılmaktadır.

Kuruluş aşamasında genellikle birkaç taliple / muhiple kurulan ve bir çeşit sığınak ve eğitim merkezi durumunda olan, yoksullara yardım edilen, yolcuların konakladığı, inançsal değerlerin yaşandığı, töre ve törenlerin yürütüldüğü bu zaviyelerin süreç içinde önemli bir etki alanı yarattıkları, giderek bulundukları bölgede çevrelerinin yerleşim birimi haline geldiği, etkinliklerinin yavaş yavaş geniş bir alana yayıldığı ve inanç dairesi içinde buralara bağlanan toplulukların önemli bir yekûn oluşturduğu görülmektedir. Elimizdeki örnekler bu konuda kanıtlayıcı bir özelliğe sahiptir.

Ayrıca buralarda yaşayan derviş ve babaların genel olarak üretimle uğraşan, elinden iş gelir, yetenekli, tarımcılıktan anlayan, bulundukları yerleri yurt tutmaya çalışan, yerleşik düzen eğilimli ve örgütçülük yeteneği yüksek insanlar oldukları görülüyor.[13] Bu ilişkiler içerisinde üretim ilişkileri ve yerleşikliğe yönelik eğilimiyle zaviyelerin, göçebe aşiretler arasında düzenli yerleşime geçişte bir çeşit özendirici rol oynadığı da söylenebilir.[14]

Bu yerleşiklik aynı zamanda çözülmeyi -bir bakıma konargöçerlikten köylülüğe dönüşümü-, eskiden kopuşu ve yeni bir yaşama düzenine geçişi içerir. Bu geçişin içerisinde yeni üretim ilişkileri, yeni değerler dünyası ve buna bağlı olarak yeni dengeler oluşturma istemleri bulunduğu gibi ve bu oluşum / dönüşüm süreci içinde sistemle gerginlik ve çekişmeler, gerilimin artmasıyla birlikte düşük ya da yüksek yoğunluklu çatışmalar bir boyut olarak öne çıkabilir. Nitekim Osmanlı düzeni-Alevilik ilişkilerinde bu durumu dolayısız bir şekilde görmek ve izlemek olanaklıdır. Bu yapılanmanın getirdiği yaşam biçimi ve düşünce sisteminin tüm ayrıntıları ve içinde bulunulan koşulların yansımaları, ayrıca yaşanılan yerin doğası, özlemi ve acıları, Alevi-Bektaşi âşıkların deyişlerinde doğrudan, çoğunlukla çarpıcı ve yalın bir biçimde yansımaktadır.

 

Alevi Âşıkların Deyişlerinde Dergahlar ve Erenler:

“Derya ne kadar büyük olursa olsun, herkes kendi kabınca alır” der Anadolu Erenleri. Alevi geleneğinde “âşıklık” başat bir yer tutar. Âşıklık bir bakıma, tarihin, geleneğin, öğretinin, insan – doğa ilişkilerinin söz yoluyla elden ele, dilden dile, telden tele aktarılması, taşınmasıdır. Hatta durumu bir bakıma görev edinen “etkin ve yetkin” kişilerin varlığına da her dönemde rastlamak olanaklıdır. Bu olgu Alevi geleneğinde “el vermek” olarak da tanımlanır. Bir bakıma sesi alıp sese katmak, söze soluk vermek, can vermek, sözü yeniden üflemek eylemidir bu aynı zamanda. Bu bakımdan âşıkların söylemleri, aktarımları, sözlü geleneğin kayıta geçirilmesi, belleklere yerleştirilmesi bakımından büyük önem taşır. Çünkü âşık deyişleri/nefesler sürekli söylem yoluyla yinelenmesi, çoğunlukla ezgilenmiş ölçülü ve uyaklı sözler olması sebebiyle aynı zamanda belleklerde taşıma kolaylığı sağlayan bir boyuta, bir özelliğe sahiptir. Bu bakımdan toplumsal bellekte düz anlatılara oranla daha yüksek düzeyde taşıma kolaylığına sahip olduğu söylenebilir.

Birçok Alevi âşığın söylediği deyişlerde kimi zaman yöresel, kimi zaman geniş coğrafi alanlara yayılan dergâhların, tekkelerin ve erenlerin ayrıntılı dökümü yapılmaktadır ki, bu alandaki çalışmalar için bunlar son derece önemli veri ve kayıtlar içermektedir. Açık ki, bu deyişlerde belirtilen birçok ayrıntıyı yazılı kaynaklarda bulmak olanaklı değil. Bu açıdan tespit bağlamında da önemli katkılar sunuyor bu türden deyişler. Ayrıca dergâh ve tekke kurucularının yaşamı ve ilişkileriyle, toplumsal alandaki etkinliğiyle ilgili bilgiler verilmektedir ki, bu bilgilerin içerdiği ayrıntıları da başka yerlerde bulmak zor. Bütün bunlar dikkate alındığında bu deyişlerin / nefeslerin dikkatle taranması gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu tür deyişler dergâh, tekke ve yatırların, kimi tarihsel ve toplumsal olayların, erenler arasındaki ilişkilerin tespiti ve değerlendirilmesi açısından ayrıca önem taşımaktadır. Burada verdiğimiz deyişlerin bu bağlamda da değerlendirilmesinde yarar görüyoruz.

 

  1. Âşık Seyyit Süleyman’ın Deyişi:

Bu alanda ilginç bir örnek olarak elimizde bulunan aşağıdaki deyiş 19. yüzyıl âşıklarından Ankara – Çubuk – Susuz köyünde yaşamış Âşık Seyyit Süleyman tarafından söylenmiştir.[15] Balkanlar’dan Anadolu’ya bir bölük “Abdalan-ı Rum”un anıldığı deyişte dergahlar ve erenler şöyle geçer:

 

Gökyüzünde bölük bölük dönersin

Kızıl Deli Şah’a[16] varın turnalar

Otman Baba dergâhına inersin

Ak Yazılı piri sorun turnalar[17]

 

Geyikli Baba’ya varalım deme[18]

Uğra Seyyit Sultan[19] büyük dedeme

Yad ellere sakın sırrını deme

Hüseyin Gazi’de[20] durun turnalar

 

Garkın’dan kalkınca Emirler[21] yakın

İnallu[22] karışık uğraman sakın

Hacı Turabi’ye[23] niyaza dökün

Geygel[24] soyulcandır[25] konun turnalar

 

Koçu Baba[26] dergâhından geçersen

Malya’nın[27] çölüne doğru uçarsan

Balım Sultan[28] dolusundan içersen

Anda erenleri anın turnalar

 

Koyun Abdal[29] Hak aşkına dağlandı

Çıplak Ali[30] Hak yoluna bağlandı

Nice âşık dergâhında eğlendi

Hünkâr’ın[31] yurduna inin turnalar

 

Haydar Sultan[32] cümle dertlere derman

Ergülü Baba’da[33] kuruldu harman

Mehemmet Dede’den[34] olursa ferman

Varıp tekkesini görün turnalar

 

Hamitoğlu[35] vardır yolun üstünde

Hasan Dede’m[36] kadim olsun postunda

Çok er vardır Hubuyâr’ın[37] destinde

Sağdan sola selam verin turnalar

 

Sultan Dede Garkın[38] belli sözünden

Şah İbrahim[39] hizmet eder özünden

Sakın yad avcılar gelir izinden

Ağuçan Sultan’da[40] kalın turnalar

 

Ali Seydi Dede’m[41] tekkeyi bekler

Oturmuş erenler eksiği yoklar

Divriği’de Garip Musa’yı[42] saklar

Hıdır Abdal Şah’a[43] gelin turnalar

 

Abdal Musa Sultan Teke ilinde

Bülbül öter dost bağının gülünde

Muhabbet kurulmuş Avlan gölünde

Kaygusuz’dan himmet alın turnalar

 

Seyyit Süleyman’ım böyle haliniz

Dertli dertli figan eder diliniz

Kerbelâ’ya düşer ise yolunuz

Ziyaret yeridir bilin turnalar[44]

 

Dikkatle bakıldığında bu türden deyişlerin içeriğinde çok önemli anlatıların, öykülerin, yeterince bilinmeyen ayrıntıların, tarihsel, toplumsal gerçekliklerin gizlendiği görülüyor. Bu ayrıntıları elde bulunan -çoğunlukla resmi- yazılı kaynaklarda görmek olanaklı değil. Bu bakımdan ayrıca irdelenmesinde yarar var.

 

  1. Âşık Sefil Ali’nin Deyişi:

Ağırlıkla Orta Anadolu’da yaşamış Abdalan geleneğine bağlı erenlerin sayıldığı / anıldığı elimizde bulunan bir başka önemli deyiş 19. yüzyılda yaşamış Çorumlu – Sungurlu – Yamadı köyünden Âşık Sefil Ahmed’in deyişidir.[45] Konuyu bütünlemesi açısından bu önemli deyişi burada ek olarak vermekte yarar görüyoruz.

Sefil Ahmed, Çorum-Sungurlu’nun Yamadı (yeni adı Büyük Erikli) köyündendir. Sefil Ali’nin yakın arkadaşıdır ve Çorum-Sarımbey köyünden yakın dostu Deli Boran’ın ölümü üzerine söylediği bir ağıttan dolayı H. 1316 (1900)’da hayatta olduğunu öğreniyoruz. Yaşamını ağırlıkla Çorum bölgesi ilçe ve köylerinde gezerek, cem törenlerine katılarak, buralarda deyişler / nefesler / dûvazlar söyleyerek geçirdiği bilinmektedir.

Araştırmacı Ziya Gürel’in aktardığı bilgilere göre,[46] 1930’lu yılların başında sağ olan ve Sefil Ahmed’in yaşadığı yıllara yetişen kendi köyünün ileri gelen yaşlıları Sefil Ahmed gibi sıradışı kişiliği bulunan güçlü ve önemli bir aşığı “meczûp” olarak algılamakta ve aktarmaktadır. Bu anlatımlara göre, Sefil Ahmed kaplumbağları toplar, üzüm yesinler diye bağlara salar, kendinden daha yoksul, daha sefil bir kimse görürse hemen elbiselerini çıkarır ona giydirirmiş. “Meczûp”luğu da bu ve buna benzer davranışlarmış!. Sefil Ahmed ve Sefil Ali’nin Deli Boran’dan başka ortak dostlarından biri de “Ermeni Zeki” olarak bilinen ve Sungurlu’da yaşayan bir başka âşıktır.[1] Dönemine göre iyi bir eğitim görmüş olan Âşık Zeki’nin (1842-1882) asıl adı Sarkis Narlıyan’dır. Deyişlerinde Zeki mahlasını kullanan âşık ne yazık ki yakalandığı akciğer vereminden kurtulamamış ve kırk yaşında vefat etmiştir. Halk arasında “Ermeni Aşug Zeki” olarak bilinen bu âşık, aynı zamanda Sungurlu’da mahkeme üyeliği yapmış ve Sungurlu’ya gelen Hacı Bektaş dergahı postnişini Çelebi Feyzullah Efendi’den “nasip” alarak Bektaşiliğe intisap etmiştir. Deyişleri, yakını olan Hırant Sudayan Hırey tarafından 1912 yılında Amasya’da bastırılarak gün ışığına çıkarılmıştır. Yine Sungurlu şer’iye mahkemesinde uzun yıllar kâtiplik görevinde bulunan bir başka Âşık Suzi’de (1846-1912) Sefil Ali, Sefil Ahmed, Deli Boran ve Âşık Zeki’nin yakın arkadaşlarından biridir. Andığımız bu âşıkların bir başka yakın arkadaşı Ankara – Çubuk – Susuz köyünden olup 1900 yılında vefat eden Âşık Seyyit Süleyman’dır. Çeşitli mekan ve zamanlarda karşılıklı deyişmelerde bulundukları bilinmektedir. Elimizde örnekleri mevcuttur. Bundan yola çıkarak bu bölgede 19. yüzyılda bir âşıklar kolunun oluştuğu da söylenebilir.

 

Erkulu Baba’dan ihsân olursa

İneyim gurbetin yolu güzeldir

Gönül Cingeyli’de dostu bulursa

O zaman aşığın hâli güzeldir

 

Leylâ’m vardır sırra kadem basıyor

Dem olur ganîdir gâhi küsüyor

Seher vakti ılgıt ılgıt esiyor

Ol Koçu Baba’nın yeli güzeldir

 

Kara Donlu vardır yolun üstünde

Münkir gezer Alioğlu kastında

Hasan Dede’m Kur’an okur postunda

Giyinmiş hırkası şalı güzeldir

 

Cıba Ali’m çöküvermiş oturur

Kulu Dede’m hizmetini yetirir

Hasan Dede’m tomurcuk gül bitirir

Zemheride açan gülü güzeldir

 

Çıplak Ali her dem Hakk’a bağlanır

Kazıklı hariçten nâra dağlanır

Duldasında çok gedâlar eğlenir

Haydar-ı Sultan’ın dalı güzeldir

 

Gönül düştü bir cananın peşine

Mail oldum gül yüzlümün kaşına

Çıkıncağız yüce dağın başına

Görünür Malya’nın çölü güzeldir

 

Elifi taç giymiş yâd’a bilinmez

Mahitâb yüzünde hergiz dolunmaz

Gezdim dört köşeyi misli bulunmaz

Hünkâr Hacı Bektaş Veli güzeldir

 

Seher vakti hûb didâra bakıyor

Dost bağında bir acayip şakıyor

Şah-ı Merdan kitabından okuyor

Yazır’da dostumun dili güzeldir

 

Hüseyin Gazi’ye etme gümanı

Âşık Mehmed sırda buldu imanı

Er Hak dedi bekçe tuttu dâmânı

Âşık Mustafa’nın ili güzeldir

 

Sadık yâr sevmeyen sonra yerinir

Bunca evliyalar ağil[47] sarınır

Evci’nin dağından baksan görünür

Kuğuya Seyfe’nin gölü güzeldir

 

Abdal Bodu bir belende yatıyor

Abdal Ata car diyene yetiyor

Muhammed Ali’den alıp satıyor

Kuyumcu’da Boran’ın malı güzeldir

 

Seyranımda gurbet eli boyladım

Ali’m destur verdi böyle söyledim

Çorum şehirini seyran eyledim

Açılmış Şehitlik gülü güzeldir

 

Hızırlık’ta muhabbetin harmanı

Seyit Murad her dertlerin dermanı

Kösedağ’da okuyunca fermanı

Çağlar Kızılırmak seli güzeldir

 

Sefil Ahmed eydur bir dolu içtim

Sermayem Hak’tandır bir dükkân açtım

Mehemmed Dede’nin toruna düştüm

Orda Hak Muhammed Ali güzeldir[48]

 

  1. Âşık Pir Yakup’un Deyişi:

Alevi tarihi açısından önem taşıyan aşağıdaki deyiş ise birçok bilinmeyen âşığın adını öğrenmemize yardımcı olduğu gibi, bugün ocak hâline gelmiş kimi kimliklerle ilgili önemli bilgi ve kayıtlar da iletmektedir. Deyiş sözlü geleneğin önemini yansıtması bakımından da önem taşımaktadır. Bu çeşitlenmesini ilk kez yayınladığımız deyişi bu açıdan irdelemekte ayrıca yarar görüyoruz..[49]

 

Hatayi Kul Himmet düvaz imamdır

Âşıklar metheder dilde bir zaman

Nesimi Pir Sultan Sahip-Zaman’dır

Gözlerimiz kaldı yolda bir zaman

 

Derviş Ali yarelerim yeniler

Mansur Abdal derdi yeğin iniler[50]

Er Mustafa arı gibi ünüler[51]

Peteği çoğ idi balda bir zaman

 

Koca Samut buyruğunda hak idi

Oğlan bunu böyle dedi okudu

Teslim Abdal bülbül gibi şakıdı

Hizmeti çoğ idi gülde bir zaman

 

Kul Sevindik Hak Muhammed Ali’dir

Kul Mahmud İmam Hasan’dan doludur

Kul Hüseyin İmam Hüseyn biledür

Tutmuş eteğini elde bir zaman

 

Tahir ile Zühre âşıktır mende

Leyla’nın Mecnun’a sevgisi canda

Arifan kurulur ulu divanda[52]

Yelişür abdallar çölde bir zaman

 

Musa Kâzım Hacı Bektaş’tan içti

Kul Seyyahi aşkın suyunu geçti[53]

Baba Kaygusuz’a ariflik düştü

Süzülmüş haddede telde bir zaman

 

Âşiki de kendisini bildirdi

Gündeşli Oğlu’na oynaş buldurdu

Şahin Abdal kaynağında beldirdi[54]

Sivas Keskin’dedir ilde bir zaman

 

Köroğlu âşıklık sadasın attı[55]

Nice bezirgânlar aldı da sattı

Hızır Sersem ile dağlarda yattı

Harami kesici belde bir zaman

 

Kul İsmail Taki ile meth oldu

Âşık Ferhat külüng ile fevt oldu

Kul Hasan’ım ol Naki’den zât oldu

Kâl olmuş kürede kâlde bir zaman

 

Tûrab-ı Kalender Hakk’a bakıyor

Derviş Edna gül dalında şakıyor

Ali Oğlu çilesini çekiyor

Söylenir cefası kulda bir zaman

 

Dedemoğlu Zeynel ile gezdirdi

Virani’ye Bakır’ını sezdirdi

Pir Mehemmed defterini süzdürdü

İmam Cafer ile hâlde bir zaman[56]

 

Yemini Havayi Usuli vardır

İmam-ı Rıza da bir gerçek erdir

Kanber’in Arzu’ya yetmesi zordur

Rızalık gark oldu selde bir zaman[57]

 

Zayıf Yusuf Askeri’yle salınır

Kerem’in sazı da anda çalınır

Mehdi gelir her hayıflar alınır

İntikâmı kaldı ilde bir zaman

 

Pir Yakub’um eydür eser kokarım

Koca Şah Dehmen’e[58] doğru bakarım

Küstah Oğlan[59] su gibi de akarım

Turabi hizmeti kolda bir zaman[60]

 

Yeni Bulunan Bir Vilayetnamede Anadolu Erenleri:

Hacı Bektaş Vilayetnamelerinde halifelerle ilgili son derece ayrıntılı ve açıklayıcı bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler konuyu bütünleyiciği yanında, ilişkileri ve yapılanmaları da aydınlatıcı niteliktedir. Konunun daha derinlikli anlaşılabilmesi ve ocak oluşumlarına ışık tutması sebebiyle yeni bulunan bir “Hacı Bektaş Velayetnamesi”ndeki bir bölümü burada aktarmakta yarar görüyoruz.[61]

“Hünkar, doksan bin çerağ uyandırmış, otuz altı bin halife yerine koymuştu. Hünkar ahirete göçünce oğlı Habib Emircem yerine geçti. Halifelerin hepisi Hacı Bekdeş’in vasiyetine uyup her biri bir diyara dağıldu. Üç yüz atmış dergah içinde nice er devran ider idi. Adların saymakla bitmez. Şimdiye dek ışığu yanan halifelerün adların şöyle kim bileler.

     Seyyid Cemal Sultan:

Horasandan on iki soydandur. Hazreti Hünkar ona Cemalim der idi. Hünkar kim dârı bekâya göçtü. Cemal Altuntaş’a vardı. Keramatı çoktur. Tekölcük’te bekâ eyledü. Oğulcuğu Asıldoğan Gelibolu’da denizi geçüp çok gazalar eyledü. Şeyh Bedreddin hadisesinden maada oğulcukları şarka gittiler. Muhibleri çokdurur.

     Kolu Açık Hacım Sultan:

Horasan mülkünden gelmiş idi. Battal Gazi askerinde bir leşkerin nesebinde idi. İyi kıluç çalar idi. Hünkar batın kılıcın ona kuşattu. Bizden destursuz bir iş yapmayasız diye tenbihledi. Ama o miskinlik etti. Kılıcı bir katıra vurdu, heman kim kolları çot oldı. Nedamet getirüp Hünkar’ın himmetiyle kollaru açıldı. Hünkar’dan sonra Uşak – Susuz nam yirde tavattun etti.

     Şah İbrahim Hacı:

Şah İbrahim Hacı, Horasan mülkünden on iki soydan olup, bade Bozok’ta yurtluk ederdi. Hünkar Hacı Bektaş sürülerini güden İbrahim Hacı’nın başındaki Elifi Hüseyni tacını tekbirledi, giydirdi. Nasibini Hünkar’dan alan İbrahim Hacı, erenlik mertebesine vardı. Üçok ile Bozok arasını gezdikten maada, Şeyh Safi askeri olup Sivas’ta oturdu.

     Garib Musa Horasanî:

Horasan diyarı Nişabur Niş şehrinden kalkan İbrahim Sani oğlu Mustafa Menteş, Sivas eline geldi. Haramiler ona orda şehitlik şerbeti içirdiler. Bir oğlancığı kaldı. Haktan maada kimseciği yok idi. Hünkar’ın ulu dergahına getirdiler. Nasibini Hünkar’dan alıp Sivas’ta kaim oldu. Adına Garib Musa derler.

      Kızıl Deli Sultan:

Horasan erenlerinden Seyyid Hüseyin Ata’nın oğlu olup, kafir korkusundan Rum’a azmeyledi. Hünkar’ın bendelerinde ve sakadarı idi. Kırk eren ile Rumeli’nde çok gazalar eyledi. Oğulcukları Rumeli’nde tavattun eder.

     Karaca Ahmed Sultan:

Kafir korkusundan Horasan’dan Kırşehri’ne gelen doksan bin eren içinde Seyyid Nureddin ile bile gelmiştir. Bu ile gelen kafirden kaçıp Manisa’ya bile giden Karaca Ahmed Sultan, Seyyid Nureddin ile gelip Hacı Bektaş Veli’den nasibini almıştır. Soyu Erzincan’da kaimdir.

     Şamaki Aslan Nûş Sultan:

Atlas Pûş dirler amma lakin galattır. Oğuzdan Bayındır Han soyundan olup, aslen Şamakili’dir. Muhiblerine Şah Şadili dirler. Hünkar’ın Şerbetçisi idi. Ol sebepten adına Nûş denilmiştir. Hünkar onu Kafkas illerinde yurt ve muhib edinesin deyu gönderdi. Muhibleri Sivas, Malatya ile pek çok ilde kaimdir.

     Pirabat Sultan:

Pîrab, badehu Kara Pirbat Sultan’da dirler. Hünkar’ın ölü-münden sonra Konya’da bir asitane kurup halkı irşad eyledi. Pirin Çerağcısı idi. Bir oğlancığa hayat virdi. Konya kapusında yatar. Oğlancıkları Malatya ve Sivas’ı yurt edindiler.

     Sarı İsmail Sultan:

Karaca Ahmed ile bile Hünkar’a gelmiş idi. Sarı İsmail, Hazreti Pir’in sırlaruna vakıf özel hizmetlerin görür ve İbriktarı idi. Hünkar’ın Hakka yürümesini mütakip Menteşe -Tavaz dinen mahalde bir kiliseyi büyük tekke eylemiştir. Adına Öküz Söyleten dirler. Keramatı çokdurur.

     Resul Baba Sultan:

Hazreti Hünkar’ın Ferraşı idi. Hazreti Hünkar’ın vefatından sonra Altuntaş – Beşkarış dinen yirde Beşkarış kafirinin kilisesini tekke eylemişti. Seyyid Cemal’in komşusu olup bu mahalde Dede Çalusı dirler bir yirde kaimdir.

     Abdal Musa Sultan:

Hünkar’ın amcası oğludur. Horasan mülkünün sultanıdır. Pir’in Ayakçısı idi. Her işin görülmesi onun eline verilmiş oluptur. Aşağı Deniz kıyısında Elmalı dinen yirde tekkesi geniştir. Kaygusuz Baba onun elinden yetişmiş idi. Oğulcukları Osmanlı mülküne pek çok hizmet etmiş olup cihangir idi. Muhibleri asker içinde çok olup, Abdal Musa namında Bursa, Aydın, Elmalı’da tavattun iderler.

     Boz Geyikli Dede Kargın:

Horasan diyarının ulu sultanlarından Yesevi kolunun, on iki boyun en kudretli elidir. Hünkar’ın eli, ayağı, gözü, kulağı idi. Bir geyik uğru sıra giderdi. Geyik postun giyer, başına vurur öyle gezer idi. Sulucaöyük yakınlarında Kargın Deresi dinen bir mahalde ikamet ider idi. Hünkar Hacı Bekdeş onu irşad içün uzak diyarlara salmıştır. Evlâtları Çorum, Sivas, Malatya, Maraş illerinde tavattun ider.  

     Karadonlu Can Baba Sultan:

Horasan’da on iki boydandır. Saru Saltık ile diyarı Rum’a gelmiştir. Tatar Han’ın Erzincan diyarını talan etmesi üzerine Rum Erenlerinin Sultanı Hünkar Hacı Bektaş Veli, Karadonlu Can Baba’yı Sivas’a Kavus Han’a gönderdi. Halka zulüm etmeyesiz ve de Muhammed dinine dönesiz, sözümüzü tutmaz ise sonu helaktır dedi. Kavus, Hacı Bektaş kimdir diye sual eyledi. Karadonlu Can Baba eyitti Hak ereni dedi. Kavus Han, gelsün de marifetün görelim dedi. Karadonlu Can Baba eyitti, ona diyeceğiz bana diyesüz dedi. Kavus Han keşişüne danıştı. Bir kuvvetli ağu hem kim hazır ittiler, Karadonlu Can Baba bir nefesleyin almadın içti, ağu tabanlarından damladı, huzurda oturanlar hayrette kaldı. Keşiş, bu kuvvetli bir sihir dedi. Can Baba eyitti, böyle bir sihir keşiş göstersin de görelim. Keşiş kulaklarına kadar utandı, Kavus Han eyitti, bir kazana keşiş ile Karadonlu Can Baba’yı koydular, dağların odunların altına attılar, üç gün kaynattılar, açtılarkim keşiş yanmış, ammaki Karadonlu Can Baba bakar oturur.  Kazandan çıkardılar can gövdede var. Kavus Han ana eyitti adın Can Baba olsun, askerlerim Hacı Bektaş ve tekkesine asla zarar eylemesün dedi, tembihledi. Erzincan, Sivas, Elaziz, Malatya taraflarında evlatları çokdurur.

     Seyyid Mahmud Hayrani:

On iki posttandır. Akşehir iline Horasan diyarından gelmiş idi. Erenlerin marifetin işidüp huzura varmak diledi. Nice eren ile kendisi bir aslana bindi bir kim ejderhayı eline aldı. Sulucahöyüge vardı. Hazreti Hünkar’a haber verdiler. Hünkar, Kızılkayaya binüp süvar karşu yürüdü. Mahmud Hayrani gördü kim, Hünkar cansız divar yürütmüş. Hemen hatasın anladı. Ejderha ile aslanı attı. Hünkar’ın huzurunda dervişleri ile niyaza durdu. Bu sırada Hünkar’ın huzurunda aslan ile ceylanın seviştiğün hayran hayran seyre daldı. Hünkar ona Hayran adın virdi. Hünkar’dan izin alıp Akşehir’e gerisün geri gittiler. Hünkar’ın nasihatı üzerine Sultan Alaaddin, Seyyid Eba Müslim Horasani oğullarından Baba Mansur, Hacı İzzeddin Kureyşi, Baba Beyaz’a, Erzincan ile Hısnu-Mansur havalisini yurt bendelik verdi. Kalender hadisesinden mada oğulları bu yerlerde kaimdir.

     Sarı Saltuk Sultan:

On iki boydandur. Hünkar’ın Kılıçdarı idi. Kırk bin eren ile beraberdi. Denizlerde ve karalarda nice kazalar eyledü. Kendüsine tabi abdallar ile çokca diyarlar fethetti. Birçok gazavattan sonra urumelindeki Kaligra Hisarında kaldı. Mezarı kayalar üzerinde kaimdir. Şadıllı, Hasan Dede, Cibali Sultan evlatlarının ulu piridir. Ankara, Sivas, Malatya’da muhibleri çokdürur.

      Ahi Evran Sultan:

Ahi Evran padişah Kayseri’den debbağdı. Ulu Alaeddin onu Konya’ya davet eyledi. Sadettin Konevi ilen muhabbeti ziyade idi. Takim onu Denizli’ye gönderdiler. Hacı Bekdeş kim Sulucaöyüğe gelince, o da Kırşehri’ne geldi. Çokca debbağlık yaptı. Tatar muhalifi olup savaşkan idi. Fütüvvet erbabının serveridir. Bu yüzden şehitlik şerbetin içti. Hünkar ile müsafahası, keramatı çokdurur.

     İshak Barak Baba

Horasan’dan on iki soydandur. Çad karyesinde iken Baba İlyas Horasani’ye mülaki olmuş idi. Badehu Hacı Bekdeş Veli’ye muhib olmuştur. Gayet cihangir olup Hünkar’ın dergahında itleri terbiye ider idi. Ol sebepten adına Barak dirler. Muhibleri Sivas’ta olup elan kuvvetlü it beslerler.

     Güvenç Abdal:

Hünkar’ın tatarı idi. Bir yere nâme iletmek dilese, Güvenç Abdal giderdi. Hindistan, Delhi şehrinde gördüğü âlem güzeline âşık oldı. Hünkar’a dediler, iki aşığu izdivaç eyledi. Hünkar’ın dergahında bir haymada yatarlar. Keramatları saymakla dile gelmez.

    Tapduk Emre Sultan:

Hacı Bekdeş Sultan’ın ünü her tarafta duyulmuş idi. Emre Sultan eyitti. Erenler meclisinde nasip alup viren Bekdeş ismin görmedik deyüp ulu dergaha gelmedi. Bu sözü üstüne, çırası bir daha kim hiç yanmadı. Hatasın anlayıp Hünkar’ın huzuruna vardı. Hünkar’ın eli ayasındaki yeşil beni görünce, şimdiye değin nasip aldığı el olduğın anlayup, heman kim taptuk sultanım, taptuk sultanım, taptuk sultanım deyü niyaz eyledi. Kızılırmak yanında er Taptuk karyesinde tavattun eylemiştir.

     Yunus Emre Sultan:

Kızılırmak kenarında Sarıköy dirler bir köy var idi. Kötü kıtlık çekerler idi. Yunus bu köyde ekincilik eder, öküz sürer idi. Hünkar’a varmak diledi, utancından dağ alucı koparup Hünkar’a götürdü. Hünkar’ın dergahına geldi. Huzura ilettiler, Hünkar üç kez nefes virmek diledi amma ki o buğday istedi. Verdiler, gelürken gönlü bulandı. Gerisin Hünkar’ın huzurına vardı kim nefes dilendi. Hünkar, o iş bundan tez Taptuğa virildi. Gitsin nasibini orada alsun didi. Yunus Taptuğa vardı. Bu dergahta kırk yıl odunculuk edip cezbeye kapıldı. Söylediğini hak içün söyler oldı. Sözlerinin hattı hisabı bilinmez. Kızılırmak kenarında Sarıköy üstünde tevattun eder. Mezarı burda kaimdir.”

Dipnotlar

[1] Âşık Niyazi’nin yayınlanmamış bu deyişini elimizde bulunan 1852 tarihli bir mecmuadan aldık.

[2] Alevi-Bektaşi zaviyeleri hakkındaki belirlemelerimiz doğrudan konuyla ilgili belge ve incelemelerimize dayanmaktadır. Osmanlının ilk dönemlerinde kurulan zaviyeler ve etkinlikleri için şu çalışmaya bakılabilir: Ömer Lütfi Barkan, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler, Vakıflar Dergisi, Sayı 2, Yıl 1942, Sayfa 279-386.

[3] Alevi-Bektaşi toplumunun Ortaçağ’daki yapılanması buna önemli bir örnektir.

[4] Kavram için ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, Cilt III, Pars Yayınları, İstanbul 1972, Sayfa 1062-1063. Kavrama Türkçe sözlüklerde, “1. Kabul edilmiş din kurallarına aykırı, 2. Aykırı düşüncelere veya ilkeler saplanmış” biçiminde bir anlam yüklenmiştir. Bkz. Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayını, (10. Baskı), Ankara 2005, Sayfa 881. Bu yüklemenin kavramı bütünüyle açıklamadığı ve anlaşılmasını sağlamadığı açıktır.

[5] Konuyla ilgili bkz. Menakıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli “Vilâyet-nâme”, Hazırlayan: (Abdülbâki Gölpınarlı), İnkılâp Kitapevi, İstanbul 1958, Sayfa 18-19.; Vilâyetmame-i Hacı Bektaş Veli, -Birinci Kitap-, (Hazırlayan: Sefer Aytekin), Emek Basım – Yayımevi, Ankara 1955, Sayfa 58-63.; Bedri Noyan, Hacı Bektaş-ı Veli Manzum Vilâyetnamesi, Sayfa 168-173.

[6] Ortaya çıkan bu yapı için Halil İnalcık, “İlk Osmanlı beyleriyle yakın ilişkileri olan, genellikle, baba, abdal, kalender ya da ahî adı verilen uçlardaki şeyh ve dervişler Türkmen kabilelerinin göç dalgasıyla 11. yüzyıldan beri Anadolu’ya gelmekteydiler. Bunlar Türkmen aşiretleri için, Türk-Moğol şamanları gibi, toplumsal ve dini hayatın odak noktalarıydı… Anadolu dağlık bölgelerinde yüksek yaylalarda, özellikle uç bölgelerinde yaşayan yarı göçebe Türkmenlerden, yerleşik hayatın, Müslüman yaşam ve ibadetinin sünnî biçimleri beklenemezdi. Horasan Erenleri veya Abdalan-ı Rum (Anadolu) adıyla bilinen bu abdal ve babalar, şamanist inançlardan türeme ve aşiretin toplumsal yapısına uygun “rafızî”, heterodoks bir İslâmı temsil etmekte idiler… Türkmenler kendi toplum ve kültür biçimlerini temsil eden babalara bağnazca bağlıydılar.” demektedir ki, bu yaklaşım, “şamanist inançlardan türeme” tezi bir yana bırakılırsa büyük ölçüde isabetli bir değerlendirmedir.  Bkz. Halil İnalcık, Osmanlı İmparotorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2004, Sayfa 194-195.

[7] Bkz. Vilâyetname-i Hacı Bektaş Veli – Birinci Kitap, (Hazırlayan: Sefer Aytekin), Emek Basım – Yayımevi, Ankara 1955, Sayfa 58-62.; Abdülbâki Gölpınarlı, Vilâyetnâme – Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, İnkilâp Kitapevi, İstanbul 1958, Sayfa 18-19.; Bedri Noyan, Hacı Bektaş-ı Veli Manzum Vilâyetnamesi, Can Yayınları, İstanbul 1996, Sayfa 168-173.; Hamiye Duran, Velâyetnâme – Hacı Bektaş-ı Veli, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ankara 2007, Sayfa 174-182.; Hamiye Duran – Dursun Gümüşoğlu, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vilâyetnâmesi, Gazi Üni. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2010, Sayfa 201-213.; Vilayetname-i Kolu Aşık Hacim Sultan, Ayyıldız Yayınları, Ankara 2012, Sayfa 21-23.

[8] Bkz. Buyruk, (Hazırlayan: Fuat Bozkurt), (Yayınevi yok), İstanbul 1982, Sayfa 97-104.; İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, (Hazırlayan: Adil Ali Atalay), Can Yayınları, İstanbul 1998, Sayfa 92-98.; İmam Cafer Buyruğu, Şah Kulu Sultan   Külliyesi Vakfı Yayını, İstanbul 1995, Sayfa 26-30.; Buyruk (Me­nâ­kıb ül-Es­râr Beh­cet ül-Ah­râr), (Çeviren: Mehmet Yaman), Manheim Alevi Kültür Merkezi Yayını, D-Manheim 2000, Sayfa 146.

[9] Bkz. Baki Yaşa Altınok, Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıpnâme ve Bu Menakıpnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 27, Güz – 2003, Gazi Üni. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, Sayfa 183-184.

[10] Babailer ve Börklüce Mustafa eylemleri için bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı – Aleviliğin Tarihsel Alt Yapısı, Dergah Yayınları, İstanbul 1996.; Mikhaèl Doukas, Tarih – Anadolu ve Rumeli 1326-1462, (Çeviren: Bilge Umar), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2008, Sayfa 98-100.; Dukas, İstanbul’un Fethi – Dukas Kroniği, 1341-1462, (Çeviren: V. Mirmiroğlu), Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2013, Sayfa 84-87.; Ernst Werner, Die Geburt Einen Großmacht, Die Osmanen, Hermann Böhlaus Nachfolger Weimar 1985, Sayfa 217-233.

[11] Konuyla ilgili bkz. Raif Kaplanoğlu, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Avrasya Etnografya Yayınları, İstanbul 2000, Sayfa 149, 154.

[12] Bu çevrelere Alevi-Bektaşi söyleminde çoğunlukla “talip”, “muhip” tabiri kullanılır. Fakat bu tabirler yanında yaygın olmasa da zaman zaman “mürit” denildiği de görülüyor.

[13] İncelediğimiz bütün dede ve babalarda görülen bu durumun, adı yaygın olarak bilinen en tipik uç örneği Hacı Bektaş Veli’dir. Vilayetname incelendiğinde bu özellikler yalın bir şekilde görülebilir.

[14] Zaviye, dergah ve tekkelerin çevresinde zamanla yerleşim birimlerinin oluşumu bunun örneğidir. Sözgelimi yaygın olarak bilinen dergah ve zaviyelerden Kırıkkale’ye bağlı Koçu Baba ve Hasan Dede, Eskişehir’deki Şücaaddin Baba, Tokat-Turhal’daki Hubyar Baba çevresinde oluşan köyler bu duruma açık birer örnektir.

[15] Bu deyişi ilk kez yayınlanmaktadır. Deyişin sözlü gelenekten derlenerek “Kul Mustafa” adına yayınlanan bozuk bir çeşitlenmesi için bakınız: Seyyid Garip Musa Sultan Ocağı, (Hazırlayanlar: Baki Yaşa Altınok – Musa Karakaş), Seyyid Garib Musa Sultan Kültür ve Tanıtma Derneği Yayını, Ankara 2006, Sayfa 107.

[16] Adı Seyyid Ali Sultan. 14. yüzyılda yaşamış, ağırlıkla Balkanlar’da faaliyet yürütmüştür. Alevi-Bektaşi toplumunun önde gelen dergahlarından olan Kızıl Deli Dergahı Dimetoka’dadır.

[17] Otman Baba (Haskova’da), Ak Yazılı (Varna’da) dergahları, birçok Alevi topluluğun bağlı bulunduğu, Balkanlar’da bulunan önde gelen Alevi-Bektaşi dergahlarındandır. Bu inanç merkezleri Alevi-Bektaşi toplulukları için her dönemde önemli ziyaret yerlerinden biri olmuştur.

[18] Dem: Muhabbet, söyleşi.

[19] Seydi Gazi / Seyyit Gazi Sultan: Ünlü Anadolu “alp-eren”lerinden Seyyit Battal Gazi, 8. Yüzyılda yaşadığı tahmin edilen ve hakkında çeşitli inanışlar bulunan öncü konumunda bir Anadolu erenidir. Babası Hüseyin Gazi’dir. Hakkında birçok söylenceler mevcuttur. Bu söylenceleri de içeren “Battalname” adıyla bir de kitap yazılmıştır. Eskişehir-Seyitgazi’de bulunan tekkesi ve türbesi, gerek Osmanlı döneminde, gerekse günümüzde önemli Alevi-Bektaşi merkezlerinden biri olma özelliğini her zaman korumuştur. Elimizde bulunan kayıtlara göre, dergahı, “Abdalan-ı Rum”un önemli dergahlarından biridir. Bir bakıma “Serçeşme” olduğu da söylenebilir. Yine eldeki verilerden 13. yüzyıldan ve 15. yüzyıla kadar –belki öncesi de vardır- “Abdalan” topluluklarının bu dergaha “hac” niyetine ziyarete geldiği, belli dönemlerde cem törenleri yaptıkları bilinmektedir. Eskişehir, Manisa, Ankara, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas yöreleri ve Balkanlar’da bu ocağa ikrâr vermiş Alevi toplulukları vardır.

[20] Ankara – Hüseyin Gazi Dağı’nda bulunan Hüseyin Gazi dergahı. Geçmişte Orta Anadolu’nun en büyük dergahlarından biriyken zamanla geri plana düşmüştür. 16. Yüzyılda burada “abdalan” toplulukların belli zamanlarda toplandıklarına ve cem yaptıklarına dair elimizde bilgiler bulunmaktadır.

[21] Garkın ve Emirler Ankara’nın Çubuk ilçesine bağlı Alevi köyleridir. Bu köyler Şucaeddin Veli koluna bağlıdır.

[22] İnallu topluluklarının karışık yerleştiği, hatta bir bölümünün dönüşüme uğradığı Çankırı’ya bağlı kimi köyler bulunmaktadır. Âşık bu durumu ansıtıyor.

[23] Çankırı – Şabanözü – Mart köyünde bulunan Hacı Turabi ocağı. Bu ocak Şucaeddin Baba koluna bağlıdır.

[24] Geygel: Bölgede yaşayan bir bölük Alevi-Türkmen topluluğu. Ağırlıkla Garip Musa ocağına bağlıdır.

[25]  Soyulcan: İçtenlikli, sıcak, sevecen, hürmetli.

[26] Koçu Baba 15. Yüzyılda yaşamış Anadolu erenlerindendir. Dergahı Kırıkkale iline bağlı kendi adıyla anılan Koçu Baba kasabasında bulunmaktadır.

[27] Malya: Kırşehir bölgesinde bulunan ve önemli tarihsel olaylara tanıklık yapan ova. Bugün üzerinde devlet adına kurulan “Malya Çiftliği” bulunmaktadır.

[28] Balım Sultan, Balkanlar’da bulunan Kızıl Deli dergahından gelerek 1500-1517 yılları arasında Hacı Bektaş dergahında pirlik yapmıştır.

[29]  Hacı Bektaş dergahı zâkirlerinden olan Koyun Abdal, Şah Kalender eylemine katılmıştır. Deyişlerinde eylemin derin izleri vardır. Türbesi Kayseri – Bünyan ilçesi Koyun Abdal köyünde bulunuyor. Kendi adıyla kurulan köu bugün asimile olmuş durumdadır.

[30]  Çıplak Ali / Cıba Ali: Alevi-Bektaşi erenlerindendir. Orta Anadolu’da tahminen 15. yüzyılda yaşamıştır. Yerel anlatılarda Keskin’e bağlı Konur köyünde yattığı söylenmektedir. Susuz köyünden olan Âşık Seyit Süleyman’ın da Alevi-Bektaşiliği yolağının önde gelen erenlerinden olan bu Çıplak Ali’nin –yöresel deyimle Cıba Ali’nin / Cıb’Ali- soyundan geldiği söylenir. Alevi-Bektaşi âşıkların deyişlerinde diğer erenlerle birlikte saygıyla anılır.

[31]  Hünkâr: Hacı Bektaş-ı Veli.

[32]  Keskin – Barek dağında yatan ve söylencelerden hareketle 13. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen “Rum Abdalı”.

[33]  Sungurlu’ya bağlı Yörüklü beldesinde türbesi bulunan ve 16. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Anadolu ereni.

[34] Çorum – İmat köyünde bulunan İmatlı Âşık Mehemmed. Güçlü bir âşıktır. Şu dizeler 18. yüzyılın bir başka güçlü âşığı Âşık Hüseyin tarafından kendisi için söylenmiştir. “Mehemmed’im ata binip de arta gör / Kıyamet, keşfedip de tarta gör / Settar gibi her sırları örte gör / Lâl ol Mehemmed’im değme gönüle // Turap ol da çiğnesinler üstünü / Yol ol Mehemmed’im değme gönüle.”

[35] Kimliğini kesin tespit edemedik. Keskin ya da Çorum yöresinden olabileceği gibi, Darende’de yatan Şeyh Hamit Veli ocağına bağlı dedeler de olabilir.

[36] Dergahı ve yatırı kendi adıyla anılan “Hasan Dede”de bulunuyor. 16. yüzyılda yaşamıştır. Aynı zamanda âşıktır.

[37] Hubyar Abdal’ın dergahı ve türbesi Tokat – Almus ilçesinin Hubyar köyündedir. Özellikle Beydilli ve Sıraç topluluklarından oluşan geniş bir talip topluluğu vardır.

[38] 13. yüzyılın önde gelen Anadolu erenlerinden. Malatya’dan Çorum’a dek geniş bir alan talip topluluğu bulunuyor.

[39] Şah İbrahim ocağının merkezi Malatya – Mezirme (yeni adı Ballıkaya) köyünde bulunuyor. Şah İbrahim ocağının diğer bir kolu ise Kangal – Mamaş köyündedir.

[40] Ağuçan ocağı, Seyyid Mahmud Hayrani tarafından kurulan bir ocaktır.  Günümüzde çeşitli yerlerde temsilcisi durumunda olan ocaklar bulunmaktadır. Bunlardan biri de Sivas – Hafik – Yalıncak köyündedir.

[41] Merkezi, Malatya – Hekimhan – Akmağara – Darıyeri mezrasında bulunan Ali Seydi ocağı olabilir. Çorum yöresinde bu ocağa bağlı dedeler ve talipler bulunmaktadır. Konu edilen diğer tekke ve dergâhların güzergâhı dikkate alındığında Çorum yöresi Ali Seydi dedeleri anılıyor olmalı.

[42] Garip Musa dergâhı ve yatırı Divriği – Güneş köyündedir. Hacı Bektaş halifelerindedir. Anadolu’nun geniş bir kesiminde talip toplulukları vardır.

[43] Dergâhı ve türbesi Kemaliye’nin Ocak köyündedir. Düşkünler ocağı olarak bilinir.

[44]  Kaynak kişiler: Âşık Arif İpekli (Rehber), (D. T. Hicri 1318), Ankara – Kalecik – Hançılı Köyü. 1981 ve 83 yıllarında Hançılı köyünde karşılıklı görüşme yoluyla yaptığımız derlemeler. Döndü Avcı, (D. T. 1936) 1982 yılında görüşme yoluyla yaptığımız derleme. Ayrıca elimizde bulunan, ağırlıkla yöreye ilişkin deyişlerin kayıtlı bulunduğu 1957 tarihli el yazma defter. Deyişin kimi dörtlükleri sözlü gelenekte de yaygın olarak söylenmektedir.

[45] Deyişi elimizde bulunan derlemelerimizden aktarıyoruz. Ayrıca bkz. Can Yoksul, Çorum Yöresinden İki Halk Ozanı: Sefil Ali ve Sefil Ahmed, Halkbilimi Araştırmaları, 3. Kitap, (Yayına Hazırlayan: Ali Haydar Avcı), E Yayınları, İstanbul 2004, Sayfa 169.

[46] Ziya Gürel, Hak Âşıklarından Ali’ler Hüseyin’ler, Yeniçağ Matbaası, Ankara 1991, Sayfa 207.

[47] Ağil / Eğil / Agil: Başa dolayarak sarılan bir çeşit sarık.

[48] Çeşitlenmeler için bkz. Cahit Öztelli, Çorumlu Sefil Ahmet, Sıvas Folkloru Dergisi, Cilt 4, Sayı 45, Ekim 1976, Sıvas, Sayfa 8-9.; Ziya Gürel, Hak Âşıklarından Ali’ler Hüseyin’ler, Sayfa 208-210.

[49] Deyişi elimizde bulunan hicri 1270 / miladi 1852 tarihli bir mecmuadan aldık. Kayıtlara göre elimizdeki mecmua hicri 1270 yılında Karacaoğlu Molla Emin bin Mehmet Efendi tarafından tutulmuştur. Deyişin yine bir çeşitlenmesi 1957 yılında Ankara’da tutulan bir deyişler mecmuasında kayıtlıdır. Deyişin yayınlanan diğer çeşitlenmeleri için bakınız: Cahit Öztelli, Sıvaslı Ozanlar Cöngü, Sivas Folkloru Dergisi, Cilt 3, Sayı 32, Eylül 1975, Sıvas, Sayfa 3-4.; Ziya Gürel, Hak Âşıklarından Deyişler, Olgaç Matbaası, Ankara 1980, Sayfa 170-171.

[50] Çeşitlenme: “Temür Abdal derdi çoktur iniler.”

[51] Ünülemek: Ses vermek. Çeşitlenme: “Er Mustafa’m arı gibi gümüler .”

[52] Çeşitlenme: “Yarın Arafatta ulu divanda.”

[53] Çeşitlenme: “Kul Seyyahi suyu aşk ile geçti.”

[54] Beldirmek: Işımak, belli olmak. Çeşitlenme: “Şahin Baba kaynağına yol durdu.”

[55] Sada: Nara. Çeşitlenme: “Köroğlu âşıklık curasın attı.”

[56] Çeşitlenme: “Dedemoğlu Zeynel ile gezdiğim / Bakır ile didârını düzdüğüm / Pir Mehemmed ile defter süzdüğüm / İmam Cafer ile elde bir zaman.”

[57] Çeşitlenme: “Arada fark oldu selde bir zaman.”

[58] Koca Şah Dehmen / Dede Dehmen: Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasp’ın diğer adıdır.

[59] Küstah Oğlan için bkz. Ziya Gürel, Hak Âşıklarından Deyişler, Sayfa 167-169.

[60] Çeşitlenmeler: “Kaşif Oğlu su gibi de akarım / Türaba hizmeti kulda bir zaman.” “Keşşaf Oğlu eydür su gibi akarım / Türabi hizmeti kolda bir zaman.”

[61] Bu vilayetnamenin bir nüshası elimizde bulunmaktadır. Ayrıca bkz. Baki Yaşa Altınok, Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıpnâme ve Bu Menakıpnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 27, Güz – 2003, Gazi Üni. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, Sayfa 184-189.

Önceki Haber

Müslüm Doğan: Alevi inancı kuşatma altında

Sonraki Haber

Jean-Jacques Rousseau: Toplum Sözleşmesi üzerine…

Latest from Forum

DENİZ’i Vurdular…

DENİZ’i Vurdular…Vurulan Sensin,Vurulan Senin Elin, Ellerindir…Vurulan Sensin,Senin zafer işareti yapan elindir Sol Kardeşim…

Alevi sessizliğini duymak

Ülkede toplumsal alanda genel olarak hâkim olan korku ve tehdit ikliminde Alevinin pozisyonunun ayrıksı bir konumda

Bir “AYİN-İ CEM” Öyküsü…

1986 Strasburg Üniversitesi…(Alevilere yine KATLİAM yapılacağı söylendiği bu günlerden, ekteki mektubun yazıldığı o günlere gidiyorum…)

%d blogcu bunu beğendi: