Cuma, Temmuz 12, 2024

Bülent Yıldız: BU BİR MÜZE DEĞİLDİR!

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 280. sayısında yayınlanmıştır.

René Magritte’in meşhur “pipo” tablosuna Michel Foucault’nun yaptığı bir okuma vardır. Aslında bilincimizin kırılma yaşadığı ya da yaşaması gereken noktalara istinaden bir okumadır o. Magritte oldukça gerçekçi bir pipo resmi yapmış ve tablonun altına “bu bir pipo değildir” yazmıştır. Yazının, yapılan resmin gerçekliğini deforme ettiği tablo bize şunu sordurur: bu bir pipo değilse nedir?

Foucault’nun peşine düştüğü soru da kısmen budur. Magritte tablonun altına o yazıyı yazdığı andan itibaren piponun gerçek olmadığını, yalnızca bir pipo imgesi olduğunu söylemiş oluyor. Foucault da kısaca bunu diyor. Gördüklerimiz bize bazen başka şeyler anlatır, başka şeyleri işaret eder. İmgelerin imlediği şeylerin anlamları çoğu kez başka bir yerdedir. Bu yüzden gösterilmek ve vurgulanmak istenilen her neyse onları gösterilenin dışında bir yerde aramamız gerekir.

Kâinatta her şey bir imge olabilir ve özellikle belli şeyler imge olduğunda daha anlamlıdır. Gördüğümüz şeylerin ardında başka bir gerçeklik düzlemi yatar. Bu her zaman olmasa da çoğu zaman böyledir.

“Operadaki Hayalet” romanında gotik opera binasının altında dolaşan ve kimsenin göremediği hayalet, ortaçağ karanlığının altını oyarak yıkacak Rönesansvari devrimci bir imgedir örneğin. “Hamlet” oyununda Hamlet’in babasının hayaleti de öyledir. Katilin kim olduğunu bize söylediği için, hakikatin üstünün örtülemeyeceğini imler.

Bunlar sanatın kullandığı estetik imgelerdir. Bir de hayatın kurduğu, can yakıcı gerçek imgeler vardır. Onlar imge olsun diye kurulmazlar ama varlıkları can yakıcı olduklarından doğal bir imgeye dönüşür.

Krakow’un bir köyü olan Birkenau’daki Auschwitz toplama kampına girdiğimizde Yahudilerin nasıl bir soykırım yaşadığına trajik biçimde tanık olur, faşizmin insanlık için nasıl bir tehlike olduğunu anlarız. Auschwitz bize faşizmi imler.

Bir Nazi subayının “Guernica” tablosuna bakınca sorduğu soruya Picasso’nun verdiği cevap da böyledir. “Ne güzel bir tablo, bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğunda, “hayır siz yaptınız” der Picasso. Guernica tablosu da bize faşizmi imler.

İmgeler güçlüdür, çünkü bize bir şeyle başka bir şey arasında bağlantı kurup düşünme imkânı sunar. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi’nde açılan Sanal Müze de esasen bir şeyin imgesi, başka bir gerçeğin gösterenidir. Auschwitz’e baktığımızda neyi anlıyorsak, Picasso’nun Guernica tablosunu yapmasına neden olan hikâyeyi biliyorsak, Sanal Müze’yi gezdiğimizde de onun neden kurulduğunu her bir canın odasını ziyaret ettiğimizde idrak ederiz. Tıpkı Magritte’in, yaptığı resmin altına “bu bir pipo değildir” yazması gibi, hayatın gerçeği de göğe yükselen Sanal Müze’nin gölgesine şunu yazmıştır çünkü: bu bir müze değildir!

Değildir, çünkü o bir katliam imgesidir.

“Şu kanlı zalimin ettiği işler”

Pir Sultan Abdal’ın “şu kanlı zalimin ettiği işler, garip bülbül gibi zâreler beni” deyişini Aleviler 30 yıldır Madımak Katliamını kast ederek söyledi. Çünkü 30 yıldır “şu kanlı zalimin ettiği işler”le bir hesapları var.

Bundan 500 yıl önce Pir Sultan Abdal darağacına götürülürken ona atılan taşlar başına nasıl “yağmur gibi yağdıysa”, 30 yıl önce Madımak Oteli’ne atılan taşlar da oradaki 33 canın başına yağmur gibi yağdı. Attıkları taşlardan sonra Pir Sultan’ı astılar, attıkları taşlardan sonra 33 kişiyi yaktılar. Pir Sultan’ı taşlayıp sonra asanlarla, 33 kişiyi taşlayıp sonra yakanlar aynı fikrin insanlarıydı ki 2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta bulunan 33 kişi de zaten Pir Sultan Abdal’ı türkülerle, deyişlerle, semahlarla bir şenlik havasında yâd etmeye gitmişti.

“Şu kanlı zalimin ettiği işler” 30 yıl önce de tekerrür etti. Çünkü tarih denilen şey taşlayanla taşlanan, asanla asılan, yakanla yakılanlar arasındaki mücadelenin tarihinden başka bir şey değildir.

2 Temmuz 1993 yılında oteli yakıp 33 kişiyi katledenler, 30 yıl boyunca bu katliamı unutturmak ve insanlık tarihinin yaşadığı bu en büyük utancı silmek için, Aleviler de unutturmamak ve hep hatırlatmak için çabaladı. Bu yüzden Aleviler, Madımak Oteli, insanların baktığında tarihinden utanacağı bir müze olsun istedi ve 30 yıl boyunca bunun için mücadele etti. Onlar bunu istemedi, Aleviler de bu isteğinden vazgeçmedi.

Ve 30 yıl sonra, onların yapmasını beklemeden Aleviler harekete geçti. Herkesin, zaman ve mekân sınırına takılmadan, istediği her an, her yerden, özgürce ziyaret edebileceği bir müze nasıl inşa edilebilirdi? Cevabı, içinde yaşadığımız teknoloji çağında bulundu. Bu ancak web ortamında yapılacak ve internetin olduğu her yerden rahatlıkla girilebilecek bir sanal müzeyle mümkün olabilirdi. Onlar da öyle yaptı ve dünyanın her yerinden herkesin görebileceği Sanal Müze’yi, katledilen 33 canın onuruna Hafıza Merkezi’nde inşa etti.

Şimdi, aradan geçen 30 yıldan sonra Sanal Müze’yi gezenler oradaki her bir canın fotoğrafında, o canlara ait her bir eşyada, onlar için kurulmuş her bir cümlede o katliamın izlerini görecek. 33 kişi için özenle hazırlanan sanal odalarda onların sesleri ve soluklarının yankılandığını hissedecek. Size bir katliamın hikâyesini anlatıyor olacak sesler ve soluklar. Şunları fısıldadıklarını duyacaksınız:

“2 Temmuz 1993 yılında, ismine Madımak dedikleri bir otelde 7 saat boyunca devlet gelsin ve bizi islamofaşist saldırganlardan kurtarsın diye bekledik. Gelmedi. İslamofaşistler “allahu ekber” nidaları ve “kanımız aksa da zafer islamın” sloganlarıyla oteli yaktılar. Orada az sayıda olan polis ve asker yanan oteli izledi. 33’ümüz dumandan zehirlenerek öldük. Pek çoklarımız ağır yaralandı. Devlet göstermelik olarak birkaç kişiyi suçlu ilan edip kendini bu suçtan arındırmaya çalıştı. Sonra o suçluları da cezalandırmadı. Pek çok suçluyu yakalamadı bile. Katliamla ilgili göstermelik mahkemeler oldu. Davalar o ilden bu ile taşındı. Toplumun zihninde Madımak Katliamı unutturulmak için çaba sarf edildi. Mahkemelerde annelerimiz, babalarımız, abilerimiz, kardeşlerimiz, dostlarımız bu davanın peşini bıraksınlar diye bin bir zorbalıkla karşılaştı. Ve son olarak dava zaman aşımından düştü, kimse yargılanmadı, biz katledildiğimizle kaldık. İşte bu baktığınız fotoğraflarımız, eşyalarımız, anılarımız aslında o katliamı anlatıyor size.”

Bu nedenle Sanal Müze yalnızca bir müze değil, bir nedenden dolayı yaratılmış trajik bir sonuçtur ve 33 kişinin hayaleti o müzede o nedeni yaratanların üzerinde, operada dolaşan hayalet gibi, Hamlet’in babasının hayaleti gibi, adalet sağlanana kadar hep dolaşıyor olacaktır. Bu yüzden, eğer muktedirlerden biri bir gün, “güzel müzeymiş, siz mi yaptınız?” diye sorarsa, hep bir ağızdan “hayır” diye haykıracağız ve “bu sizin eseriniz” diyeceğiz. Sormasalar da diyeceğiz.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Erdal Kılıçkaya: Sönmeyen kor 2 Temmuz

2 Temmuz, bundan 31 yıl önce insanlık tarihine kara...

Ümit Kıvanç: Toplumun haysiyetini de korumayı bilmesi lazım

İrfan Aktan Sivas Katliamı hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı...

Kazım Gündoğan: Dersim Tertelesi Cumhuriyetin Kara Kutusudur

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 286. sayısında yayınlanmıştır. KAZIM GÜNDOĞAN...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?