Yapmak istediğimiz işi en iyi anlatan motto; ‘Yol Bir Sürek Binbir’di.

//

İlk olarak derneklerimizde bu etkinliğe katılmak isteyen canlarınızla çeşitli toplantı yaptık. Bu toplantıya katılmak için herhangi bir koşul yok. “Ben katılmak istiyorum” diyen herkesi bu provalara dâhil ettik. İlk tur çalışmalarımızda seçtiğimiz bağlamacılar ve koristlerimiz ile ikinci tur çalışmalarımıza önümüzdeki aylarda başlayacağız. Bu çalışmalarda yol bir sürek binbir etkinliğimizde yer alacak parçaları hep birlikte çalışacağız.

Bu işi yaparken de tıpkı senfoni orkestralarında olduğu gibi bağlamayı çalabilme yeteneğine göre birinci bağlamalar, ikinci bağlamalar ve üçüncü bağlamalar olarak kategorize ettik. Bu sınıflandırmaya göre bağlamalar sahnede blok blok olacaklar ve her bloktaki bağlamacı aynı parçayı çalmayacak bazı parçaları bütün bağlamalar çalarken bazı parçaları sadece birinci bağlamalar çalacak. Bu süreçte koristlerimiz de tıpkı bağlamalar gibi birinci sesler, ikinci sesler şeklinde sınıflandırılacaklar. Bu canlarımız da yanma kendilerine geliştirmeye söz verdiler

Müzik direktörümüz Kemal Dinç arkadaşımız ve yanında bulunan 5- 6 asistanı ile birlikte bu söz konusu seçmeleri yapıyoruz. Özellikle katılımcıların nota bilgisini ölçerek, önümüzdeki dönemlerde hangi konularda çalışma yaparak, kendilerini geliştireceklerini ortaya koyuyoruz.

Herkesi yaklaşık birer dakikalık teste tabi tutuyoruz. Bu testler neticesinde canlarımızı seviyelerini tespit etmiş oluyoruz. Birinci turdaki kamuya açık provalardan sonra elemeyi geçmiş olan katılımcılarla yolumuza devam edeceğiz. İkinci turda yeniden seçme işlemleri ile uğraşmayacağız.

1000 yılın türküsü çalışmasında 1000 kişilik bir bağlama 2000 sahneye çıkıp ve kork kırılmıştı Bu etkinlikte de benzeri bir rekor denemesi olacak mı?

Bu etkinliğimize böylesi bir rekor denemesine gerek yok zaten daha öncesinde yapılmış bir işi tekrar etmenin doğru olduğunu düşünmüyoruz. O nedenle sadece parçalarımız seslendirecek bağlamalarımız, koristlerimiz ve yine senfoni orkestrasındaki sanatçılarımız sahnede olacak. Bu etkinliğimizde her Alevi Kültür Merkezimizden canlarımızı çalışmaya dâhil ederek, biz olma duygusunun yaratmak istiyoruz. 30. yılını kutlayan örgütümüzün birlik duygusuna da ihtiyacı olduğunun farkındayız ve bu etkinliğimiz sadece sıradan sanatsal bir etkinlik değil aynı zamanda sosyal kültürel açıdan bir eğitim olarak da planlıyoruz.

Şöyle ki; bu etkinlik bittiği zaman elimizde önemli bir bilgi bankası oluşacak. Bu bilgi bankasında Alevi Kültür Merkezlerimizde yer alan bağlama hocalarından öğrencilerine, koro çalışmalarına katılan canlarımızdan koro eğitmenlerimiz e kadar geniş bir bilgi bankası oluşturmuş olacağız.  Bu bilgi bankası ile sanatsal anlamda nerede olduğumuzu ve ne tür eksikliklere sahip olduğumuzu hep birlikte göreceğiz. Önümüzdeki dönemde de ortaya çıkan bu tablo ışığında çeşitli eğitimleri Alevi Kültür merkezlerinde vermeyi düşünüyoruz

Bu çalışmamızın bir sonraki aşamasında ise özellikle Avrupa’da yaşayan toplum içerisinde bağlama dışında herhangi bir enstrüman çalan; -bu klarnet olabilir, bas gitar olabilir, piyona olabilir- insanlarımızı toparlayarak çok sesli müzik yapan orkestra istiyoruz. Alevi deyişleri tabii ki çalışmalarımızın merkezinde yer alacak. Fakat bunun yanı sıra artık dünya kültürünü ve evrensel kültürü yansıtan çalışmalara önümüzdeki dönemde daha fazla eğileceğiz. Bu noktada toplumların birbirine anlamaları ve birlikte yaşama kültürünü oluşturabilmeleri açısından sanatın ve edebiyatın ne kadar etkili bir yöntem olduğunu da ortaya koymak istiyoruz.

Alevi literatüründe bu kadar çok özlü söz varken neden ‘Yol Bir Sürek Binbir’ sloganını seçtiniz. Bunun bir hikayesi var mı?

Yapmak istediğimiz işi en iyi anlatan motto; ‘Yol Bir Sürek Binbir’di. Özellikle son dönemde Aleviler arasında İslam’ın içi-dışı ya da etnik anlamda ayrılıkların işaret edildiği yaklaşımlar kendi aramızdaki hoşgörüyü zayıflatıp, gerilimi arttırmakta. Oysa Alevi inancı yol bir sürek binbir söylemiyle yüzyıllar öncesinden bu işin çözümünü bulmuş. Ayrıca bu çözümü motto olarak seçerken sadece Alevileri baz almadık. Doğruyu arama, gerçeği arama, iyi insan olma sadece Alevilerin derdi değil. Bu açıdan bakıldığında etkinliğimiz sadece içyapımıza dönük değil evrensel anlamda da bir mesaj taşımaktadır. Alevilerin gülbenkleri ‘Gerçeğin Demine Hü’ ile biter. Çünkü Alevi inancının gerçeği aramayla ilgili bir tavrı vardır. Gerçi ararken de bu gerçeğe ulaşmak için binlerce farklı yaklaşımın olduğunu biliyoruz. Etkinliğimizde insanlığın bu gerçeği arama macerasında referansımızı Alevilik olarak alsak da, tüm insanlık tarihindeki bu tür yaklaşımları da irdelemek istiyoruz. Halil Cibran der ki “Gerçeği buldum deme sadece bir gerçeği buldum de” Biz de bu yaklaşımla insanlığın bugüne kadar bulduğu gerçekleri bir arada izleyiciye sunmak istiyoruz.

Şöyle bir şey hayalet edin; çeşitli kaynaklardan sular fışkırıyor ve bu sular önce küçük bir çay oluşturuyor. Bu oluşan çaylar bir ırmağa dönüşüyor ve ırmaklar birbirlerine bağlanarak okyanusa doğru akıyorlar. Hepsinin izlediği yol bir ama geldikleri kaynaklar birbirinden farklı… Yol Bir Sürek Binbir etkinliğinde de bu resmi ortaya koymak istiyoruz. Tabii bütün bunları ortaya koyarken o ırmağın kaynağından çıktığı gibi tertemiz bir şekilde okyanusa ya da deryaya ulaşmasını önemsiyoruz. Bu yolculuk aynı zamanda Alevi inancının temelini oluşturan İnsan-ı Kâmil olma yolculuğunu da kapsıyor.

Peki, gelen izleyiciler etkinliği Binyılın Türküsü, Ağıttan Umuda ve Kadının Türküsü etkinliklerinin bir devamı olarak mı görecekler?

Bizim bu konuda herhangi bir açıklamamız olmamasına rağmen toplum, az önce ismini saydığınız etkinlikleri baz alarak bu etkinliğimizde onların bir devamı niteliğinde görüyor. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Köln Arena, Necati Şahin ve ekibi gibi isimleri yan yana gördüğünde ister istemez, devam niteliğinde bir etkinlik olarak görüyorlar. Biz Binyılın Türküsü’nde Alevi inancının tarihine bir yolculuk yaptık ve bütün bunları yaparken de aklımızdaki önemli sloganlardan biri ‘Madımak’ın Hesabını Soracağız’ sloganıydı. Peki, biz Madımak’ın hesabını nasıl soracağız? Çıkıp insan yakacak halimiz yok. Bazen hesap sorma negatif algılanabiliyor fakat biz hesap sormadan şunu anlıyoruz: Sazımız, sözümüz, semahımız ve aydınımız yakıldı. O halde ‘Biz bir gideriz bin geliriz’ bunu kamuoyuna anlatmak için Binyılın Türküsü’nü yaptık. Bunu da başardık. Keza Kadının Türküsü etkinliğinde Alevi kadınını referans alarak, dünya kadınını anlattık. Ağıttan Umuda etkinliğinde yine Alevilerin referansları ile mazlum halkların hikâyelerini anlattık. Babailer, Kerbela, Yavuz Sultan Selim’in gerçekleştirdiği katliamları baz alarak, dünya üzerinde mazlum haklara yapılan tüm katliamlara atıfta bulunduk bu etkinlikle…

2006 yılında Ağıttan Umuda yapılırken “Katliamsız, gözyaşısız, kavgasız, ağıtsız bir gelecek için binlerce “can” ile Kölnarena’da buluşuyor: Dil, din, ırk, siyasi ve etnik kimlik farklılıkları çatışma ve kavga gerekçesi olmasın!” denilmişti. Ardından Suriye’deki Katliamlar ve Gezi gibi ağır travmalar yaşadık. Bu durumda dilemekten öte neler yapılmalı?

Sanat, politik bir çözüm sunmamalıdır. Tabii o süreçten sonra dünyada az önce saydığımız olumsuz gelişmeler dışında çok şey yaşandı. Aleviler geçmişten bu yana bu süreçleri yaşıyorlar. Her acıya bir ağıt yaktıkları gibi her ağıdın içinde de bir umut saklıdır. Bu etkinliğimizde “Gözyaşının rengi yoktur” başlıklı bölümde yine acılarımızı ve umutlarımızı dile getireceğiz. Acılarımızı ve katledilenlerin Anarken bu sefer ana referans kaynağımız Şengal Katliamı olacak. Son dönemde özellikle Ezidi halkının yaşadığı acıları tarif etmek imkânsız. Ortadoğu coğrafyasında en mazlum haklarından biri olan Ezidilerle dünya barışı için hep birlikte çerağımızı uyandıracağız.

Deyişler inanç bazında sadece kutsal metinler değil toplumu dönüştürücü güç olarak da bir etkisi var. Keza Ozanlık ve Âşıklık da sadece güzel söz söylemek demek değil. Bu noktadan bakıldığında Alevi aydınlar toplumu dönüştürme iddiasını mı yitirdi? Rıza şehri ütopyasından bahseden yok mesela…

Geçenlerde Cavit Murtezaoğlu ile bir sohbette bulunduk. Kendisi sadece iyi bir sanatçı değil aynı zamanda iyi bir tasavvuf ehlidir. Kendisinin şöyle bir tespiti var: “Aleviler ve Alevilik ne zaman sokaklarda, televizyonlarda, gecelerde ve her yerde konuşulmaya ve anlatılmaya başlandığı işte Alevilik o zaman yara aldı.” “Ne demek istiyorsun onunla” diye sordum kendisine. Dedi ki: ‘Dört Kapı Kırk Makam’ diyoruz, ‘Her söz her yerde söylenmez’ diyoruz. Diyoruz ki; ‘Bu işin batini bir boyutu vardır. Bir sırdır’ ama bütün bunlara rağmen konuşarak Aleviliğe yara açıyoruz” detaylıca düşününce ben de Cavit Murtezaoğlu’na hak verdim.

Alevi aydınlarının bu konuda hata yaptığını mı düşünüyorsunuz?

Öncelikle Alevi aydını kavramını doğru bulmuyorum. Bu kavram yerine Alevi entelektüelleri diyebiliriz ve bunlar dünyayı dönüştürme iddialarını maalesef kaybetmişler çünkü ister yazarlarımız, ister inanç önderlerinin olsun hepsi biraz aceleci davrandılar. İşin aslı bu iş için yüreği yananlar kenara çekildiler ve bu işle ilgili çalışma yürütenler ise popülizme kaydılar. Alevilik üzerinden üretilen ajitasyon bir kısım Alevi entellektüelini esir alırken, diğer kısmı da bu durumdan faydalanarak kırıp döktüler. Kafkas Tebeşir Dairesi isimli bir oyun var.

Oyunda bir ayaklanma sırasında öldürülen valinin karısı kaçarken elbiselerini kurtarma telaşıyla bebeğini unutur. Bebeğe hizmetçi bakar. Valinin oğlu olduğu için heryerde aranan bebeği saklayan hizmetçinin hayatı tehlikeye girer. Bebeği yaşatmak için her türlü zorluğa göğüs geren hizmetçinin yaşamı altüst olur. Valinin karısı ile hizmetçinin analık davası için yargıç karşısına çıkarlar. Davaya bakan yargıç askerler tarafından seçilmiş, yasaları yoksul halkı korumak için kullanan Azdak’tır. Azdak çocuğun gerçek annesini belirlemek için yere bir daire çizer ve her iki kadından da çocuğu daireden çıkarmalarını ister. Çekişme sonunda hizmetçi çocuğun çektiği acıya dayanamaz ve çocuğu bırakır. Brecht “Kafkas Tebeşir Dairesi”nde emeğin belirleyici olduğunu vurgular: “Herşey kim hak ederse ona gider; çocuklar büyüsünler diye annelik edene, vadiler meyve versin diye su verene” der.

Ben Aleviliği içinde bulunduğumuz dönem bu oyuna benzetiyorum. Gerçek içi yananlar ellerini çekip, kenara çekildiler. Tabii bu durumun ortaya çıkmasında sadece Alevilerin kendi iç meselelerinin payı yok. Aynı zamanda dışarıdan müdahale etmeye çalışan güçlerin çeşitli oyunları da, süreci bu duruma getirdi. Ayrıca göçler sonucunda karanlık güçlerin içimize sızmaları eskiye oranla daha kolay oldu.

Göçü olumsuz bir gelişme olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Göç olumsuz bir durum olarak görmüyorum aksine Avrupa’ya göçü Aleviler açısından bir avantaj olarak değerlendiriyorum. Göç kavramının sadece Aleviler için değil tüm dünya kültürünün gelişmesi açısından da bir şans olarak görüyorum. Bizim bu etkinliğimizde bir göç bölümümüzde olacak. Bu bölümümüzde özellikle göçün yarattığı etkileri işleyeceğiz. Göç konusunda bedel ödeyen birinci ve ikinci nesli ve bu insanların çektiği acıları anlatacağız. Birinci nesil sağlıksız yurtlarda konaklama, dil bilmeme gibi sıkıntılar yaşadılar. İkinci nesil ise maalesef arada kalan güzel bir eğitim alamayan ve içinde bulunduğu toplumla bütünleşemeyen kayıp bir nesil olarak tarihe geçti. Bu nesiller için Avrupa ‘Acı Vatan’dı ama üçüncü ve dördüncü nesne baktığımızda artık bu topraklar ‘Acı Vatan’ değil onların ‘Öz Vatanı’ olmuş durumda ve artık bu nesiller içerisinde sanatçısından doktoruna, siyasetçisinden bilim adamına kadar birçok başarılı gencimiz de çıkıyor.

Göçün negatif kısmına gelirsek, göç ettiğiniz yerdeki kültürün derinliğine anlayamaz iseniz sizi bu göç başka yerlere de götürebilir. Bugün büyük şehirlere göç sonucunda doğmuş rap, caz veya rembetiko gibi bazı yeni türler ortaya çıkmıştır. Göç edenler acılarını ile getirebilecek yeni bir mecra bulmuşlardır kendilerini ve o yolda ilerlemişlerdir fakat her zaman bu hikaye mutlu sonla bitmiyor bazen de göç edenler göç ettikleri yerin kültürü içersinde asimile olarak yok alıp gidiyorlar.

Alevilerde uzun süredir Büyük şehirlerde yaşıyorlar fakat az önce örneğini verdiğiniz rap gibi kendini bir yol bulabilmiş değiller. Bundan sonra kendilerine böylesi özgün bir tür yaratabilirler mi?

Yaratabilirler. Bu projenin hedeflerinden biri de budur. Bu konuda şundan dolayı iddialıyım; şu anda Avrupa’da en çok çalınan enstrümanlardan biri bağlamadır. Ayrıca bağlama salt bir enstrüman değil aynı zamanda Aleviler için kutsal bir yanı vardır. Avrupa’da güzel sanatların gelişmesinde kiliselerin önemli katkıları oldu. Ben önümüzdeki dönemde Avrupa’daki Alevi inancının da Avrupa kültürüne böylesi bir katkıda bulunacağını düşünüyorum. Özellikle Alevi deyişlerinden esinlenerek, konçertolar yazılabilir ve bu konçertolar Avrupa’nın en önemli senfoni orkestraları tarafından seslendirilebilinir. Bunu denemeliyiz. Bu bahsettiklerim bugünün ya da yakın bir geleceğin konusu değil. 50 yıl sonra 100 yıl sonra Anadolu’dan doğan bu kültürün Avrupa’yı nasıl etkileyeceğini hep birlikte göreceğiz. Avrupa’ya göç eden diğer kültürlerin bir araya gelerek oluşturacağı sentezden yeni bir kültür doğacağını düşünüyorum.

Anadolu’da var edilen edebiyat ve sanat eserlerinde Alevi ve Bektaşi inancının yadsınamaz bir katkısı var. Fakat son yüzyılda birkaç değerli ismi kenarda tutarsak çok fazla bir ürün ortaya konulmadığı aşikâr. Bu düşüşü neye bağlıyorsunuz?

Evet, bu bir düşüştür ve bu düşüşün adını cesurca koymamız gerekiyor. Aleviliğin çok hızlı bir şekilde politize olmasına bağlıyorum ben bu durumu. Politize olmak her zaman pozitif anlam taşımaz. Aslında asıl fark politize olmak ile siyasi olmak arasında yatıyor. Politize olmak ezbere bir hareket gibi iken siyasi olmak daha engin, birikim sahibi olmak ve ajitasyona çok gelmeyen bir anlayış gerektirir O yüzden politize olmaktansa siyasi olmayı daha değerli görüyorum. Ayrıca herkesin kendi açısından örgütlenmiş olması da yozlaşmayı birlikte getirir. Bunun yanı sıra büyük şehirlere göç ve varoş kesimlerde yükselen türkü bar ve benzeri kültürler bu işin hızlıca yozlaşmasına ve kalitenin düşmesine neden oldu.

İnsana yaslanmayan veya dokunmayan herhangi bir fikrin, sanat eserinin ve oluşumun çok uzun ömrü olmadığı söylenir. İnsana dokunur işler yapamıyor muyuz?

Öyle sanat eserleri var ki döneminde anlaşılmamış değeri 100 yıl sonra anlaşılmıştır. O yüzden sanatın illa insana dokunmak gibi bir kaygısı olması gerektiğini düşünmüyorum. Sanatın topluma ve insanı dokunma ile ilgili kaygısı olmalı ama sadece bu noktaya sıkıştırılmamalıdır diye düşünüyorum. Sanatçıyı özgür bırakacaksın. O günün birinde dokunması gereken insanlara dokunur. Bugün olmaz belki ama 100 yıl sonra olur. Ama mutlaka dokunur. Çünkü sanat insanın yüreğinden gelmiştir ve mutlaka bir başka insanın yüreğine de dokunacaktır.

Eğer sanatçı ‘ben şunu yapacağım ve insanları şu şekilde yakalayacağım’ diye plan yapıyorsa, bu sanatın ruhu ile bağdaşmaz. Burada bir tehlike var, bunun adı da riyakârlıktır. Sanat riyakârlık kabul etmez fazla akıllı da kabul etmez. Sanat biraz delilik işidir.

Alevilikte tartışmalı noktalardan biri de hiç şüphesiz başlangıç noktası. Bu hikâye nereden itibaren başlıyor?

Güneşin doğuşundan başlatıyoruz. Biz bu projede konunun teolojik boyutuna bakmıyoruz. Projemiz Aleviliği referans alan evrensel bir barış projesidir. Bu bağlamda evrenin doğuşundan günümüze kadar gelişen tüm süreçler bu projenin konusudur. Sanatın dili ile insan olmak nedir?  seyirciye onu anlatmak istiyoruz.

Peki, hikâyenin ne kadarı Anadolu ne kadarı Avrupa? Yani daha net sormak gerekirse; ne kadarı gurbet ne kadarı sıla?

Etkinliğimizde sınırlar, sılalar, gurbetler ortadan kalkacak ve biraz iç içe girecekler. Birazcık birbirlerini takip edecekler, tanışacaklar, kardeş olacaklar ve böyle bir dünya barış projesi ortaya çıkacak. Henüz bilimsel olarak kanıtlayamasam da, şöyle bir teorim var: 1960’lı yıllarda Alman Hükümeti, Türkiye’den işçi talep etti ve daha çok da bu iş gücünün madencilik alanında çalışmasına istediklerini belirttiler. O dönemki Türk Hükümeti’nin bilinçli bir tercihle ülkeden göndereceği işgücünün Alevilerden oluşması sağlandı. Buradaki olası beklenti, Alevilerin kendi öz topraklarından ayrılarak göç ettirilmeleriydi. Göç eden Alevilerin bulundukları bölgelere bakın, Alevi köyleri tamamen boşalmışken hemen yani başındaki Sünni komşu köyünden kimse Avrupa’ya işçi olarak gitmemiştir. Ben bu durumun bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Keza o dönemde Karadeniz’de de yoğun bir işsizlik var fakat Avrupa’ya göç konusundaki oranlar eşit değil. Bu nedenle Avrupa’daki ülkelerdeki Türkiyeliler arasındaki Alevi nüfusunun oranı, Türkiye’de yaşayan Alevilerden daha fazladır.

Ekseriyetle aynı bölgelerden göçen Aleviler tarafından Avrupa’da oluşturulan Alevi örgütlülüğünde, bu nedenle Alevilik anlayışı tek taraflı gelişmiştir. Oysa bu bölgeler dışında Mezopotamya’da, Suriye’de, Balkanlarda Alevilik yaşamaktadır. Örneğin İran denildiği zaman direkt Şia akla geliyor fakat İran da Aleviliğin yaşandığı kadim topraklardan biridir. Orada yaşayan Yaresan Alevileri de bu kutsal inancın önemli bir parçasıdır. Keza o topraklarda yaşayan Alevilerin, İran ve Irak hükümetinden gördüğü baskıları biz Türkiye’de görmüyoruz. Bu yüzden Aleviliğin hikâyesini anlatırken sadece Anadolu’yu değil Mezopotamya’yı, Balkanları ve nihayetinde Avrupa’yı da göz önünde bulundurarak anlatacağız.

Bütün bunları yaparken sanatsal anlamda da doğu sazlarıyla batı sazlarını Aleviliğin kadim enstrümanı olan bağlamayı dâhil ederek bir sentez oluşturmak istiyoruz. Bu sentezi izleyicilerle paylaşacağız ve bu izleyicinin Türkçe ya da herhangi bir dili bilmesine gerek olmadan rahatlıkla takip edebileceği bir etkinlik olacak. Çünkü tüm bunları yaparken sanatın evrensel dilini kullanacağız

Önceki Haber

Mahmut Gülçiçek: Ağaç yaşken eğilir misali gençlerimizi kazanmak için çaba gösterdim.

Sonraki Haber

Projemizin Danışmanlık Hizmetlerinde En Çok Sorulan Sorular

Latest from Avrupa

%d blogcu bunu beğendi: