Cuma, Temmuz 12, 2024

“Gökyüzüne Bir Web Anıt Dikmek”: Saha Çalışmasından Kişisel Notlar

Date:

Metin Öztürk

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 280. sayısında yayınlanmıştır.

Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Sanal Müze’si açıldı. 33 Can’ımız için “gökyüzüne bir web anıt dikmek” fikriyle yola çıkmıştık. Kolektif bir çalışmanın, yaratıcılığın, yoğun özveri ve disiplinin neticesinde Madımak Katliamı’nda yitirdiğimiz her bir Can’ımızın “3D modellemeye uygun çekilen kişisel eşyalarının yer aldığı, yaşam öykülerinin hayat bulduğu, içinde 360˚ dolaşabileceğimiz 3D odaları” var artık.

Bu yazıda, Sanal Müze’nin fikirsel olarak olgunlaştığı; fakat fikrin yoğuracağı maddeden yoksun olduğu başlangıç döneminden söz ediyorum. Sanal Müze için Ankara, Sivas, İzmir, Tokat, Çorum ve Balıkesir şehirlerinde gerçekleştirdiğimiz, yaklaşık üç ay süren saha çalışmasından kişisel notlar ve tespitlerimi aktarıyorum.

Madımak Katliamı’nın 30. yılında Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) öncülüğünde hayata geçirilen Madımak Katliamı Hafıza Merkezi projesine 2022 yılının Mayıs ayında araştırmacı olarak dâhil oldum. Projenin içeriğini ve çerçevesini ilk öğrendiğimde mutluluk, tedirginlik ve heyecan duygularını aynı anda hissettiğimi dün gibi anımsıyorum. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi projesi, Dijital Kütüphane, Sanal Müze, Web-Belgesel, Sinema-Belgesel ve Sözlü Tarih Görüşmeleri’nden oluşan beş bileşeniyle web portalında sunulmak üzere tasarlanmıştı. Bu kapsamdaki bir projenin parçası olmak, böyle bir şansa erişmek, projeye emek veren her arkadaşımın hissettiği gibi mutluluk ve onur vericiydi. Tedirginlik hissi ise o gün için olağan bir duygu durumuydu; çünkü proje kapsamında hayata geçirilmesi öngörülen her bir bileşen kendi başına yoğun emek ve zaman isteyen çalışmalardı. Onları tek bir projenin bileşeni olarak ele almak ve dahası Madımak Katliamı’nın 30. yılına yetiştirmek ancak olağanüstü bir özverinin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilirdi. Heyecan duymamak ise neredeyse olanaksızdı. Bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de bu kapsamda bir çalışma daha önce yapılmamıştı. Türkiye’nin katliamlar tarihiyle yüzleşmeyi hedefleyecek her çalışma için Madımak Katliamı Hafıza Merkezi bir referans/örnek teşkil edecekti.

Haziran ayının başında Ankara’da Sözlü Tarih Görüşmeleri başladı. Dönemin kamu görevlileri ve dernek yöneticileri ilk görüşülen kişilerdi. Programa göre Madımak Oteli’nde hayatını kaybedenlerin aileleriyle kısa bir süre sonra görüşmeler başlayacaktı. Sanal Müze yönetmeni Eylem Şen’in inisiyatifi ve önerisiyle, Sözlü Tarih Görüşmeleri ile Sanal Müze çalışmasını entegre etmemiz gerekiyordu. Sanal Müze odalarının inşası için Madımak Katliamı’nda yitirdiğimiz Can’lar hakkında ailelerinden ve dostlarından bilgi almak ve onlara ait yazılı, görsel ve işitsel materyali toplamak üzere Haziran ayının ortasında Ankara’daydık.

İlk olarak 33 Can’ın yaşam öyküleri üzerine çalışmaya başladık. Kitaplardan, dergilerden ve internet kaynaklarından biyografi taslakları yazdık. Bu taslaklardan sorular hazırladık. Sanal müze yönetmenimizle yaptığımız görüşmelerde sorularımızı olabildiğince spesifik hale getirmemiz gerektiği konusunda hem fikirdik. Örneğin “edebiyatımız karıncası” Asım Bezirci gündelik hayatını nasıl geçiriyordu? “Bağlama virtüözü” Hasret Gültekin, nasıl güler, ağlar ve severdi? Şair Behçet Aysan, nasıl bir eş ve babaydı? Ahmet Özyurt’un hayalleri neydi? Evlilik planları yapan Muammer Çiçek ve İnci Türk ne zaman ve nasıl tanışmıştı? Koray Kaya’nın sevdiği oyunlar nelerdi? …

Sözlü Tarih Görüşmeleri’nde hazırladığımız sorular yitirdiğimiz Can’ların ailelerine ve arkadaşlarına soruluyor, görüşme çıktıklarına göre bilgi metinlerimizi güncelliyorduk. Bazı görüşmelerde arzu ettiğimiz yanıtları alıyor; bazılarında ise sorularımız yanıtsız kalıyordu. Özellikle belleğe dönük sorularımız cevapsız kalıyordu. Hatırlamanın sürekli bir inşa faaliyeti olduğu doğruydu. Neyin, nasıl ve kim tarafından hatırlandığı ise önemli bir soru(n) olarak güncel tartışmaların odağında yer almayı sürdürüyor. Bu bağlamda görüşmeler boyunca dikkat çekici olan bir husus kadınların yakınları hakkında erkeklerden daha fazla ve daha detaylı bilgiler vermeleriydi. Bu farkın tek nedeni patriyarkaya dayalı toplumsal ilişkiler değildi; çünkü erkek görüşmeciler sadece kadın yakınlarıyla ilgili değil, erkek yakınlarıyla ilgili de spesifik olan çok az şey anımsıyordu. Kadın görüşmeciler ise erkek ya da kadın yakınları hakkında çok daha fazla anekdot ve detay anlatıyordu. Açık olan şuydu ki, kadınların katliama ve kayıplarına ilişkin bellekleri dikkat çekici ölçüde farklılık arz ediyordu. Bu bizim için önemli bir çıktıydı; çünkü öğrenmek istediğimiz sadece klasik bir biyografik malzeme değildi. Özellikle gündelik olana temas etmek gerçeklikle ilişkilenmek istiyorduk. Sorularımıza yitirdiğimiz Can’ların annelerinden, kız kardeşlerinden, ablalarından daha tatmin edici yanıtlar aldığımızı fark etmemiz uzun sürmedi. Mümkün olduğunca, sanal müze kapsamında onlara ulaşmaya çalışıyorduk.

Fotoğraf sanatçısı Özcan Yaman’la beraber Madımak Katliamı’nda yitirdiğimiz Can’ların ailelerinin ve dostlarının kapılarını da çalmaya başlamıştık. Güncellediğimiz bilgi metinleri yeni yeni sorular doğurmuştu. Yeni sorularımızı soracak, yitirdiğimiz Can’ların kişisel eşyalarını fotoğraflayacaktık. Her bir kapıyı çalmadan önce fotoğraf çekimi için izin istiyorduk. Genellikle aldığımız ilk yanıt, daha doğrusu ilk tepki şu oluyordu: “Otel müze yapıldığında biz eşyaları oraya vereceğiz…” Eşyaları yanımızda götürmeyeceğimizi, sadece eve gelip fotoğraflayacağımızı söylediğimizde ikna oluyorlardı.

“Otel müze yapıldığında biz eşyaları oraya vereceğiz” cümlesi hiçbir politik okumanın sarsmadığı ya da sarsamayacağı bir kararlılığı temsil ediyordu. Bilindiği üzere Madımak Oteli’nin utanç müzesine dönüştürülmesi için uzun yıllardır mücadele yürütülmektedir. Devlet ricali, bu mücadeleyi “görmezlikten gelmemiş”, siyasal bir tutum belgesi olarak 2010 yılında oteli kamulaştırarak “Bilim ve Kültür Merkezi”ne dönüştürmüş, iki katilin ismini de “anı köşesine” yerleştirmekte bir beis görmemişti. Kamuoyunda oluşan tepkiler ve katillerin isimlerinin kaldırılması için verilen hukuki mücadele neticesinde ancak geçen yıl katillerin isimleri “anı köşesi”nden kaldırılabildi. İşte “otel müze yapıldığında biz eşyaları oraya vereceğiz” cümlesi, yukarıda kaba hatlarıyla andığımız devlet politikasına rağmen, Madımak Oteli’nin yakın bir gelecekte utanç müzesine dönüştürüleceğine dair güçlü bir kararlığı temsil etmekteydi. Yoksa Şirin ve Hüseyin Çiçek, oğulları Muammer’in otopside parçalanmış, üzerine kan lekesi düşmüş giysilerini neden 30 yıldır saklasın, değil mi? Yeter ve Ahmet Sivri kızları Asuman ve Yasemin’in odalarına el değdirmeden aynı şekilde muhafaza etmeye çalışsın? Hüsne Kaya, oğlu Koray’ın bisikletini, kızı Menekşe’nin kıyafetlerini niçin saklasın? Kifayet ve Mehmet Gündüz ya da Perize Doğan evlerinin bir odasını çocukları için neden müzeye dönüştürsün?

Bizim için en zorlu olan süreç başlamıştı artık. 33 Can’ın muhafaza edilen eşyalarını fotoğraflamaya başlamıştık. Okul kitapları, şiir defterleri, mektuplar, günlükler, oyuncaklar, kartpostallar, öğrenci belgeleri, tiyatro ve semah kıyafetleri, bağlamalar, fotoğraf albümleri… Çocuklarının, kardeşlerinin, babalarının, eşlerinin kişisel eşyalarını gözyaşları içinde dolaplardan ya da sandıklardan çıkarıp bizlere uzatıyorlardı. Onlara dokunuyor, okuyor, tasnif ediyor ve fotoğraflıyorduk. Bazen derin bir sessizlik oluyor; bazen de anılar dökülüyordu sözlere. En zoru, o sessizlik anında sorular sormak zorunda oluşumuzdu. Oğlunun eşyalarına dokunan yabancı ellere gözyaşları içinde bakan bir anneye, aile fotoğraf albümünden bulup çıkardığınız bir fotoğrafı gösterip “bu bebek Murat mı?” sorusunu yöneltmek zorunda oluşumuz en dayanılmaz olanıydı.

Gerçi, bu sürecin herkes için çok zor geçeceğine hazırlıklıydık. Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanan “Sivas Kitabı: Bir TopluÖldürümün Öyküsü” (1994) adlı kitap ön çalışmalarımızda da yararlandığımız kıymetli bir referans kaynağıydı. Kitap bir çalışma grubu tarafından hazırlanmıştı. Madımak Katliamı’ndan çok kısa bir süre sonra hem ailelerle söyleşiler yapılmış hem de bazı kişisel nesneler fotoğraflanmıştı. Kitapta yer alan “Yitirdiklerimiz” bölümü her bir görüşmenin ne denli zor geçtiğine dair anlatılar içeriyordu. Aradan yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra benzer bir amaçla aynı kapıları bizler de çalmıştık.

Her girdiğimiz eve yaklaşan Temmuz ayının ağırlığı ve yorgunluğu çökmeye başlamıştı. Takvim yaprakları yirmi dokuzuncu kez 2 Temmuz gününü gösterecekti. Fakat zaman mefhumu bu hanelerde akışını yitirmiş, 2 Temmuz 1993 günü donmuş gibiydi. 30 yıldır ne acı ne de öfke dinmişti. Çünkü adalet tesis edilmemişti. 3 Temmuz sabahı çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin cansız bedenlerini almak için Sivas’a ulaştıklarında zaten adaletin tesis edilmeyeceğinin işaretlerini almışlardı. Devlet erkânı onları katliamın “mağdurları” değil “kışkırtıcıları” olarak karşılamıştı. Yargılama süreci sözlü ve fiziki saldırılarla, mahkemeler boyunca kurulan hükümlerle, firari sanıklar ve zamanaşımı kararlarıyla “Cumhuriyet’le inşa edilen siyasal bedenin” bir parçası olmadıklarına, olamayacaklarına kayıt düşmüştü. Dahası da vardı. Evladını kaybetmiş olan bir annenin “yas bile tutturmadılar” sözünde yatan gerçeklikti. Bir kaybınız için nasıl yas tutamazsınız? Buna engel olmak nasıl mümkün olabilir?

Madımak Katliamı, bu topraklarda yaşanan diğer katliamlar gibi yas tutulmasına bile izin verilmeyen bir boyut içermektedir. Tıpkı Maraş’ta ölülerini toprağa veremeden şehri terke zorlanan yüzlerce insana yaşatıldığı gibi. Yıllar sonra o topraklara döndüklerinde kayıplarının nerede olduklarını bile öğrenemediler. “Yasın bir travmaya dönüşünün öyküsüdür” bu topraklarda yaşanan her bir katliam. Çoğunlukla görmezden geldiğimiz ya da çokça ayırdına varamadığımız; bu yüzden de üzerine fazlasıyla söz kuramadığımız bir boyut. Eğer gerçek anlamda bir yüzleşme yaşanmamış ve adalet sağlanamamışsa, yasınızı bile tutamazsınız. Çocuklarınızın otopside paramparça edilmiş, üzerine kan lekesi bulaşmış kıyafetlerini 30 yıl boyunca saklar, o kıyafetlerle aynı evin içinde nefes almak zorunda bırakılırsınız.

Ankara, Sivas, Tokat, Çorum, İzmir ve Balıkesir saha çalışmalarımızı yürüttüğümüz şehirlerdi. Her gittiğimiz evde sohbetlerimiz derinleşiyordu. 33 Can’la ilgili merak ettiğimiz her şeyi ailelerinden ve dostlarından öğreniyorduk. Onları artık daha iyi tanıyor gibiydik. Sanırım, Sait Metin’in ses kayıtlarına ulaşana kadar böyle düşünüyordum. Sait’in yurtdışında yaşayan musahibi İsmail Atak’la Ankara’da görüşmüştük. Sait’in bağlama çalıp türküler okuduğu ses kayıtlarının varlığından söz ettiğinde, kayıtları bizlere ulaştırmasını rica etmiştik. Günler sonra İsmail Bey’den bir mail aldık. Sait’in ses kayıtlarını göndermişti. Ses kaydını açtım. Önce Sait’in çaldığı bağlamanın sesi geldi. Sonra, sesi ve sözü duyuldu. “Beklerim Selamın Seher Zamanı” türküsünü okuyordu.

Sait Metin’in sesi onu zihnimde tamamlamıştı sanki. Hakkında uzun süredir araştırmalar yaptığımız, bilgi ve belge topladığımız Sait Metin, sesini duymamla birlikte adeta Can’ıyla var olmuş gibiydi. Tıpkı birçok mitolojik anlatıda, sözün, dolayısıyla sesin pür-i pak yokluğun içinde varlığı mümkün kılan yaratıcı kudretinden bahsedildiği gibi. Böyle hissetmiştim. Bu yüzden her bir Can’ımızın odasında kendi seslerinin mutlaka olması gerekiyordu. 33 Can’a ait yazılı, işitsel ve görsel malzemeyi saha çalışmasına çıktığımız günden beri toplamaya çalışıyorduk. Sait’in ses kaydı bu açıdan bir dönüm noktası olmamıştı; sadece işitsel ve görsel kayıtlar için daha fazla gayret göstermemiz gerektiği konusunda bizi bir hayli motive etmiş oldu.

Eylül ayının başına kadar saha çalışmamız sürdü. Evlerde yaptığımız görüşmeler ve fotoğraf çekimleri dışında, bulunduğumuz her şehirde 33 Can’ın anısına inşa edilmiş anıtları tespit ediyor, çekim programımıza dâhil ediyorduk. Bu kapsamda özellikle Ankara, Sivas ve Tokat şehirlerinde mekân ve anıt çekimleri yaptık. Önemli ölçüde yazılı, görsel ve işitsel materyal toplamıştık. Yine de kayda değer eksiklerimiz vardı. Evlerde yürüttüğümüz kişisel nesne çekimi ve mekân fotoğraflama aşamasını kısmen bitirmiştik. Bu yüzden sonraki süreçte bireysel ve kurumsal arşiv toplama aşamasına yoğunlaştık. Projeye emek veren her arkadaşım şahıs ya da kurumlarla temaslar kuruyor, elde edilen materyallerle arşivimizi zenginleştiriyordu. Sanal müze odalarımızı saha çalışması süresince ve sonrasında elde edilen arşiv çalışmalarımızla inşa ettik.

Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Dijital Kütüphane’si 10 Haziran günü açıldı. Dijital kütüphaneyi Madımak Katliamı’nın süregiden hukuki ve politik mücadelesine katkı sunacak bir bilgi üretim mekânı olarak tanımlamıştık. Sanal Müze ise “gökyüzüne dikilen bir web anıt olarak” Madımak Oteli’nin utanç müzesine dönüştürülme talebinin bir parçası olarak tasarlandı. Bu talebi “görünür kılmayı hedefliyor.” Bu yüzden yüzümüzü gökyüzüne değil, gökyüzünden yeryüzüne doğru daha güçlü ve kararlı bir şekilde çevirmemizi bizden istiyor.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Erdal Kılıçkaya: Sönmeyen kor 2 Temmuz

2 Temmuz, bundan 31 yıl önce insanlık tarihine kara...

Ümit Kıvanç: Toplumun haysiyetini de korumayı bilmesi lazım

İrfan Aktan Sivas Katliamı hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı...

Kazım Gündoğan: Dersim Tertelesi Cumhuriyetin Kara Kutusudur

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 286. sayısında yayınlanmıştır. KAZIM GÜNDOĞAN...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?