Cumartesi, Haziran 15, 2024

Arkadaşlarımı geri istiyorum!

Date:

2 Temmuz 1993 günü, arkadaşlarım çok sevdikleri Anadolu insanlarıyla şarkılar söylemek, şiirler okumak için gitmişlerdi Sivas’a. Güle oynaya doluştular bir otobüse, bir akşam uğurladık onları. Ankara’dan, Kardelen Kafe’den. Gittiler. Dönmediler. Olanları biliyorsunuz.

Salih Bolat

Metin abinin ellinci yaş gününü kutlayacaktık dönüşünde, öyle anlaşmıştık. “Arkadaşları toplarız, bu bahaneyle bir araya geliriz. Güzel olur yav!” demişti. Sonra Behçet… Çok güzel bir muayenehane açmıştı. Bu onun için epeydir savrulmuş hayatının derlenip toparlanma nedeni de olacaktı. Olmaya da başlamıştı. Uğur… Konur Sokak’ın yaramaz çocuğu. “Elyazıları Yayıncılık” ı kurmuş, çok güzel başlamıştı. Metin Altıok’un ve Behçet Aysan’ın el yazısı şiirlerini basarak başlamıştı. Sonra benim şiirlerimi basacaktı. Ah, Asaf! Lirik kardeşim, asker arkadaşım. Şimdi olsaydı, kesinlikle fıldır fıldır, hayat dolu gözleriyle bakarak, ağız armonikasıyla hangi şarkıyı çaldığını bilmemi isteyecekti. Ben de bilemeyecektim. Beni şarkılar konusunda yetersiz bulduğunu söyleyecekti, ben de armonika çalmakta yetersiz olduğunu öne sürecektim.

Arkadaşlarımı geri istiyorum. Metin abiyi geri istiyorum, Metin Altıok’u! Onun şiirlerini ve şair kişiliğini değerlendiren bazı yazarlar onu “acının şairi” olarak nitelendirseler de, Metin Altıok acının ta kendisidir. Şiirlerinde hep bir acı egemendir. Hatta bir konuşmasında şunları söyler: “Beni yönlendiren ‘acı’ oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim. Sevgisiz üstelik… Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..”

KAVAKLAR

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.

Ah kavaklar, kavaklar…

Beni hoyrat bir makasla

Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın yarısı,

Kendini boşlukla tamamlar.

Omzumda bir kesik el,

Ki durmadan kanar.

Ah kavaklar, kavaklar…

Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.

Cemal Süreya, “Folklor Şiire Düşman” adlı yazısında, çağdaş şiirin gelip kelimeye dayandığını, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyla yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısında olduğunu, çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti olmadığını, halk deyimlerinin havasının şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir hava olduğunu öne sürse de, Metin Altıok tam tersini düşünür ve halk şiirinin önemli bir şiirsel kaynak olduğunu vurgular: “Şimdi bakın, halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; ‘Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.’ Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan?”

‘İLK KİTABIYLA ŞAİR’

İlk şiir kitabı Gezgin’de Ahmet Haşim’den, Ahmet Muhip Dıranas’dan, İkinci Yeni’ye etkilenmeler bulunmasına karşın, yalın ve akıcı dili, etkileyici müzikalitesi ve yansıttığı duygusal atmosfer ile kendine özgü bir şiir kurmuştur. Benzetme ve eğretilemeleri bolca kullanmasına karşın, anlamın çok derinlerde olmadığı, okurun rahatça alımlayabildiği şiirler yazar. Behçet Necatigil’in söylediği gibi, daha “ilk kitabıyla şair” dir.

Metin Altıok’a göre şiirin kaynağı şairin yaşantısıdır. Yaşamdan kopuk, yaşamdan soyutlanmış bir şiir şematik, inorganik, okurda ve gerçeklikte karşılığı olmayan bir şiirdir: “Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. “

Metin Altıok’a göre şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yeni dünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir. Şair içinde yaşadığı dönemi iyi okuyan ve değerlendiren kişidir. Çünkü şair duyarlı bir insan olarak yaşadığı dönemin çalkantılarından daha çok etkilenir. İşte onun bu yeteneği trajik mutsuzluğunun temelinde yer alır. Şairin mutsuzluğu insanın yüceliğine olan inancıyla, dönemindeki insan erozyonu arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Çünkü şair ne insana olan sevgisinden ve inancından vazgeçebilir ne de somut durumun kötülüğünü görmezlikten gelebilir. İçinde yaşadığı insan kirlenmesinin yine insanla aşılacağını ve çarenin insanın iç değerlerinde olduğunu bilir.

‘ŞİİR İNSANLARI SEVMEYE YARAR’

Metin Altıok, “Şiir neye yarar?” sorusunu şöyle yanıtlayacaktır: “İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar. Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…”

Behçet’i geri istiyorum, Behçet Aysan’ı. Davudi sesiyle şiirler okuyan arkadaşımı. Onunla akşamüzerleri Ekspres’te buluşmalarımızı, buz gibi biralarımızı yudumlarken, alıp eve götüreceği kızı Eren’in ilkokulunun dağılma zilinin çalıp çalmadığını kontrol etmek için ikide bir saatine bakışlarını… Behçet Aysan’ın şiirinin en önemli özelliği, çok az sayıda sözcüklerle, hatta tek sözcükten oluşan ve kesik kesik okunmayı öneren dizelerle, anlamsal çok değerliliği yüksek şiirler yazmasıydı. Şiirlerine görevci bir kimlik yükleyen, şiirlerinin anlam katmanlarını sınıfsal bir temele dayandıran bir şairdi. Bazı demokratik kitle örgütlerinin yönetimlerinde yer alması da bu özelliğinin sonucuydu. O içtenliği, poetik duruşu, şiirinin ürettiği ideoloji ile kendi ideolojisinin asla çelişmemesi, sürekli evrensel şiir duyarlılığına çalışmasıyla tam bir şairdi.

“…orada duruyorsun, fırtınalar
tanığındır

terkedilmiş
beyaz ve nazlı.
yorgun bir hallacın
attığı
yünler
gibi
dokunaklı.”

Asaf’ı geri istiyorum, Asaf Koçak’ı. Onunla 1978’de, Ankara’da, Yapıt dergisinin ofisinde karşılaştık ve tanıştık. O, Yapıt dergisine karikatürler, desenler çiziyordu, ben de şiirler ve yazılar yayınlıyordum. “Düşünen Adam” karikatürü derginin bir sayısında, kapakta yayımlanmıştı. Bir köyde öğretmenlik yapıyordu. Dostluğumuz ilerledi. 1983’de aynı bölükte asker olarak karşılaştık. Asker arkadaşlığının, “sıkı arkadaşlık” olduğu bilinir. Dört ay askerlik yaptık. Bu süre içinde de bol bol sanat, resim, karikatür, estetik konuşma, tartışma zamanımız oldu. Yozgat’ta öğretmendi ve askerlik bitince Ankara’ya geldi. Kısa sürede Ankara “entelejensiyası” onu çok sevdi. Bir de kendine ağız armonikası edinmişti ve böylece tam bir yarı bohem, biraz çılgın, sokakların haylaz çocuğu, “herkesin sevgilisi” imajı oluşturmuştu. Elbette kendini bütünüyle karikatür ve tasarım işine verdi. Yaşamını böyle kazanıyordu. Hatta benim 1992’de yayımlanan “Karşılaşma” adlı kitabımın kapak tasarımını yapmıştı ve ‘en iyi işim’ diye övünüyordu. Gerçi ben pek beğenmemiştim ve o benim bu işlerden anlamadığımı öne sürüyordu. Bir yıl sonra anlatılmaz bir vahşetin, Sivas katliamının onu elimizden alacağından habersizdim. Asaf Koçak’ı, sevgili kardeşimi, tesadüfen yaşayan bir fani olarak, özlemle, saygıyla ve çok sevgiyle anıyorum.

Uğur’u geri istiyorum, Uğur Kaynar’ı. Damarlarında şiir dolaşan adamı. Siyah deri yeleği, epey hırpalanmış kahverengi deri çantası, gözlüğü, sessizliği, az konuşması ve hep belli belirsiz bir gülümseme olan yüzüyle, hayatını şiir yapmış adamı.

Ahmet Erhan, “Sivas’tan sonra şiir yazılmaz” demişti. Haklıydı. Olsa olsa şiir ağlanırdı, şiir haykırılırdı, şiir susulurdu!

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Yönetmen Yücel Tunca ile “Alacakaranlıkta 30 Yıl: Madımak Katliamı” belgeselini konuştuk – Röportaj Nuray Pehlivan

Madımak Katliamı üzerine bir web belgesel: Alacakaranlıkta 30 Yıl Yönetmen...

Cemal Taş: MAZLUM EBE JÜANÊ ZALIMKARİ, SE DERDÊ XO BİYARO JÜAN

Hesenê İbrahimê Qıci, Hesenê Cıvrail Ağaê Arekiye, Aliê Mırzê...

Cafer Kaplan Dede: Gerçeğin Dilinden Madımak Katliamı

Dostun zülüfleri bölük bölüktür Benim ciğerciğim delik deliktir Muhabbetin sonu tez...

Ali Çağan: Sönmeyen Yangın, Dinmeyen Sizi

2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak için...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?