Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 299. sayısında yayınlanmıştır.
Türkiye’de yaşayan azınlıklaştırılmış (Hristiyan halklar) ve azınlıklaştırılmak istenen halklar (Kürtler) üzerine çalışmalar yapmak başlı başına bir sorun olmakla birlikte, Alevilik üzerine doktora yapmak yalnızca bir inanç topluluğunu çalışmak anlamının ötesinde resmi tarih ve onun söylemiyle çatışmak anlamına gelir. Çoğu zaman Alevilik çalışmak diğer halklarla kıyaslandığında daha çetrefillidir de çünkü Türkiye’de resmi tarihin devlet tarafından üretilip yaygınlaştırılması iktidarın ihtiyaçları minvalinde şekillendiğinden Aleviler bu resmi tarihin şekillendirilmesinin en başat hedefleri konumunda yer alırlar. Bunun en önemli nedeni, resmi devlet tarihinin Alevileri algılaması açısından, ‘Alevilerin ya da Alevileri sonraki yüzyıllarda oluşturacak olan toplulukların 13. yüzyıldan bu yana’, Selçuklu’dan günümüze, devletin bekasına tehdit oluşturmasıdır. Başka bir deyişle tarihsel olarak, Hristiyan ve Kürt Müslüman halkların devletle çatışması ve sorun yaşaması süreklilik arz etmezken, Alevilerin devletin egemenliğine girmemesi ve devletin inançsal yapısıyla uyumsuzluğu yüzyıllara yayılan bir süreklilik arz etmiştir.
Bunun çözülebilmesi içinse Alevi topluluklarının ehlîleştirilerek etkisizleştirilmesi bir zorunluktu ve bu politika hala günceldir. Bu durum, benim Aleviliğin kolonize edilerek hiçleştirilmesi dediğim yaklaşım zemininde yapılmaktadır. Burada sadece bunun iki temel argümanını vererek mevcut anlamdaki Alevi çalışmalarının bundan nasıl etkilendiğine kısaca değinebiliriz. Bunlardan ilki, devlet tarafından Alevilerin yaşam alanlarının, yani coğrafyalarının devlet hukukuna dahil edilmesi suretiyle Alevilerin toprak ve toplumsal hukuk ilişkilerinin yok sayılmasıdır. Lakin bu sadece toprak hukuku bağlamında devletle bütünleştirilmek anlamını içermez. Aynı zamanda Mürşit-Pir-Rayber-Talip- ilişkileriyle toplumsal ve dinsel örgütlenme ağının yok edilmesini içerir.
Bu bakımdan yüzyıllar boyunca Türkiye’deki devlet geleneği, Alevilerin yaşam alanlarını kendi toprak hukukuna dahil etmeyi planlı bir biçimde gerçekleştirirken, Aleviler bunun sonucu olarak katliamlar ve kitlesel göçlerle Osmanlı tarihinde karşılaşmış, Cumhuriyet geleneği ise, Koçgiri ve Dersim örneklerinde pogrom ve soykırımlarla bunu devam ettirmiştir. Ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda olmak ile topraklarının devlet tarafından işgal edilmesinin bir sonucu olarak Aleviler kitlesel olarak kentlere doğru 1950’lerden itibaren hızla göç etmeye başlarken Ocak hukukunu zorunlu bir biçimde terk etmek durumunda kalmışlardır.
Buna rağmen, birçok akademik çalışma, Alevilerin dinlerinden uzaklaşmalarının temel nedeni olarak, ‘Alevilik inancının modern hayata olan uyumsuzluğuna’ göndermede bulunur. Lakin bu çözümleme, tam da devlet aklı üzerinden Aleviliği okumak anlamını içerir. Bu yaklaşım ile, devletin Alevilerin yüzlerce yıllık toprak, mülkiyet, toplumsal ve dinsel hukuksal ilişkilerini yok sayarak kendi bünyesine alma pratikleri bu biçimde görmezden gelinir ve Alevilik arkaik bir inanç olarak modern yaşamda doğal olarak çözülmüş varsayılır.
Sorunun tarihsel sebeplerini incelemeden üstün körü yaklaşmak, devletin uygulamış olduğu politikaları göz önünde bulundurmadan, ‘Alevileri ve Aleviliğin modern olmamasından kaynaklı eleştirmek’ akademik akıl açısından sadece bir metodoloji sorunu değildir, aynı zamanda soruna devlet perspektifinden bakmaktır. Bu Alevilere yönelik devlet söylemini içselleştirmiş olmanın bir sonucudur. Buna göre devlet, Alevileri ‘cahil, modern olamayan, Ocak ilişkileri ağında geri kalmış’ olarak kodladığı oranda akademi, bu söylemleri devam ettirecek ve ‘modern olamayan bir inancın ve onun toplumsal ilişkilerinin kent yaşamında çözülmesini’ sosyolojik bir vaka olarak değerlendirecektir. Bu sorunsal sosyolojik olmakla birlikte esasen politik bir tartışmadır.
Alevi topluluklarının ehlîleştirilerek etkisizleştirilmesinin (esasen kolonize edilmesinin) ikinci noktası ise, Aleviliğin tanımlanması sorunudur. Alevilik çalışan bir doktora öğrencisi olarak en başta Aleviler tarafından ilgiyle karşılanmanıza neden olan meseleler Aleviliğin köklerinin ne olduğu ve Aleviliğin tanımlanmasını nasıl yaptığınızdır. Çünkü Alevilerin arasında ciddi tartışmalara neden olan ‘en önemli’ husus, Aleviliğin İslam içi mi olduğu yoksa kendine özgü bir inanç olarak İslam dışı mı olduğudur. Lakin, bu sadece Alevi hareketinde olan bir tartışma değildir, Alevi çalışmalarında akademi içerisinde de bu önemli olmakla birlikte bu alana çok girilmez. Bunun en önemli nedeniyse, yine devletin Alevilik alanını tanımlamasındaki rolüyle alakalı Aleviliği İslam içi tanımlama çabalarıdır. Dolayısıyla, Alevilik çalışan bir doktora öğrencisi olarak, bu alana girmek istediğinizde Aleviliğin zaten İslam içi olduğunu düşünmeniz ve bunu meşrulaştırmanız beklenir. Eğer sizin çalışmanız bu bakış açısını yansıtmazsa bile Aleviliğin kökleri sorununda referans vermeniz gerekenler yine devlet hattı sathında Aleviliği halk İslami olarak gören zihniyettir ki, bu yaklaşımın sahipleri Aleviliği aynı zamanda Orta Asya’dan gelen Türklerin inanç sistemi olarak değerlendirirler. Mehmet Fuat Köprülü’nün temellerini attığı bu algı, Irène Mélikoff ve Ahmet Yaşar Ocak ile devam ettirilirken, buna sonraki yıllarda Türkiyeli olmayan an başta Avrupalı yabancı akademisyenlerin Avrupa değerleriyle Aleviler gibi toplulukları keşfi eklenir. Özellikle Avrupalı akademisyenlerin kurmaca Türki kaynakları temel alarak Alevileri anlamasına bir de onların Avrupalı kolonyal yaklaşımları eklenince, ortaya Aleviler ve Aleviler gibi halklar açısından seyirlik bir cümbüş çıkar.
Buna bir örnek vermek gerekirse, örneğin Dersim’de Alevilerin Cemlerini Türkçe yaptıkları belirtilir. Kırmancî ve Kurmanckî dillerini konuşan bir halk nasıl, köy hayatının şartları da düşünüldüğünde, Cemini Türkçe yapabilir? Ayrıca, yine bu insanların Alevilik üzerine çok bir şey bilmedikleri aktarılır. Bu insanlar acaba Aleviliklerini yine o dönemde daha mı az biliyorlardı yoksa yabancı araştırmacılara sırlarını vermek mi istemiyorlardı? Anti-sömürgeci bir perspektiften bir yorum yaparsak, temel sorun Alevilerin Aleviliği neden daha az bildikleri ve yaşadıklarıdır. Burada eleştirilmesi gereken husus Alevilerden ziyade kolonyal bakış açısının politikalarıdır.
Avrupalıların Türk akademisyenlerle ortaklaştığı başka bir nokta, Alevilerin zaten İslam içi olduklarıdır, ancak ‘Safevi propagandasından dolayı Şia olduklarıdır’. Osmanlı ve Türk tarih yazımının bir eseri olan bu yorum, hala hem Türkiyeli akademisyenlerde hem de Avrupalı akademisyenlerde genel bir kanıdır. Sorun bizim açımızdan ne Aleviliğin İslam olup olmamasıdır ne de özünün ne olup olmadığıdır. Eğer Alevilere ve akademisyenlere serbest çalışma alanı tanınırsa, Aleviliği sömürgecilikten kurtarma perspektifiyle Alevilik üzerine en azından Aleviliğin ve Alevilerin ne olmadığına ilişkin bir bağlam oluşturulabilinir. Kanımca Alevilik alanında doktora yapmak Aleviliği sömürgecilikten arındırma ile eşanlamlıdır ki, bunun kendisi başlı başına bir tarihsel sorumluluktur.
Bu açıdan konuyla alakalı kişisel bir deneyimim oldukça kayda değerdir. Doktoraya ilk olarak başka bir üniversitede başladığımda Türkiyeli bir akademisyen tezimde Türk devletinin sömürgeciliğini incelediğim için beni eleştirmiş, ‘Türk devletinin kötü tarafına neden bakıyorsun? Aleviliği onun sosyolojik ve kültürel bağlamlarına bakarak çalış’ diyerek, Aleviliği ‘kültürel’ bir konu olarak çalışmamı önermişti. Birleşik Krallık’ta Türk devletinin etki alanından uzakmış gibi görünseniz böyle anlarda devlet aklını iliklerinizde hissedersiniz. Ancak bu sadece bir Türk akademisyenin devletçi refleksleriyle ilgili bir husus değildir. Ona bu rahatlığı sağlayan, Birleşik Krallık üniversitelerinin sözde decolonising perspektifiyle hareket etse bile, Türk devlet kolonyalizmine yakın duran bakış açısıdır. Zira, her iktidar birbirine göz kırparak yaşamı ehlîleştirir. Britanya’da Cornish halkının sömürgeciliğe maruz kalmasıyla, Türkiye’de Alevilerin sömürgeciliğe maruz kalması bir olanın farklı tezahürleridir.
Esasen sömürgeciliğe karşı durma alan olarak oldukça dardır ama alanın açıklarını bulmak zorda değildir. Bugün için Londra’da Westminster Üniversitesi’nde sadece Alevilik çalışmaları için değil genel olarak decolonising yaklaşımını yaşamın her alanına yaymaya çalışan bir bakış açısı var. Ben de bu çatlaktan sızdım. Neyse ki bu sadece Westminster Üniversitesi ile sınırlı değildir. Hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde birçok çalışma özellikle son on yılda Alevileri Alevilerin dilinden eleştirel ve anti-sömürgeci bakış açısından analiz etmektedir. Alevilik üzerine doktora yapmak bu nedenle sadece akademik bir derece almak değildir, bütün bir halde, hangi coğrafyalarda olunursa olunulsun, mevcut iktidar ve devlet ilişkilerinin bir parçası yapılmak istenen halkları savunmak anlamını içerir.

