Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 302. sayısında yayınlanmıştır.
Avrupa Alevi hareketi nereye gidiyor? Bu sorunun cevabı, gençliğe nasıl baktığımızla doğrudan bağlantılıdır.
“Bir halkı ayakta tutan yalnızca geçmişi değil, geleceğe dair kurduğu ortak iradedir”.
Eğer gelecekten söz edeceksek, önce gençlerin kurumlarımızdaki yerini ve bu meselenin taşıdığı gerçek ağırlığı samimiyetle değerlendirmemiz gerekir.
Her hareketin, her kurumun kendine sorduğu temel bir soru vardır :
“Sonra ne olacak?”
Bu soru, var olmanın özüdür. Bir ağacı değerlendirirken haklı olarak köklere
bakılır. Ama o ağacın yaşayıp yaşamayacağını anlamak için dallarına, filizlerine, yeni sürgünlerine bakmak gerekir.
Avrupa Alevi hareketi güçlü köklere sahiptir. Almanya’dan Avusturya’ya, İsviçre’den Fransa’ya, Hollanda’dan İngiltere ve İsveç’e kadar onlarca ülkede örgütlenmiş yapılar, yüzlerce dernek, onlarca federasyon… Bu, küçük bir başarı değildir. Dünya ölçeğinde eşi az görülen bir diaspora örgütlenmesidir. Bugüne kadar bu uğurda harcanan emek, kutsal bir emanettir.
Peki bu emanet bugün kimin elinde?
Ve yarın kime devredilecek?
Gençlik meselesine çoğu zaman yalnızca “geleceğe yatırım” perspektifiyle yaklaşıyoruz. “Gençler bizim geleceğimizdir” sözünü sıkça tekrar ediyoruz. Sanki gençler, bugün tohumunu ektiğimiz ve yarın meyve vermesini beklediğimiz bir bahçeymiş gibi. Oysa bu yaklaşım yanlış olmaktan ziyade eksiktir.
Çünkü, bir kavramın sürekli tekrar edilmesi, onun gerçekliğini garanti etmez. Aksine, kimi zaman tekrarın yoğunluğu, pratikteki eksikliğin göstergesi olabilir.
Gençlik, bir hareketin geleceği değil, o hareketin ta kendisidir.
Gençlik, örgütlülüğümüze değer katan, onu dönüştüren, ona yeni enerji ve vizyon kazandıran bir güçtür. Tarihte hiçbir toplumsal hareket, gençliğin katılımı olmadan kalıcı bir dönüşüm yaratamamıştır.

Aleviliğin Avrupa’daki varlığını kurumsal, kültürel ve diplomatik düzeyde güçlendirmek istiyorsak, bu çalışmayı yürütecek insan gücüne ihtiyacımız var. İşte bu güç gençlerdir !
Öte yandan gençlerin varlığı yalnızca iç dinamik meselesi değildir. Bir hareket ne kadar köklü olursa olsun, genç kuşakları bünyesinde barındırmıyorsa zamanla toplumsal meşruiyetini kaybetmeye başlar. Muhataplarımız da aynı soruyu soracaktır :
“Bu hareket geleceğe mi bakıyor, yoksa yalnızca geçmişe mi tutunuyor?”
Bu soruya verilebilecek en güçlü cevap, gençlerin aktif varlığıdır.
Üstelik Avrupa’da yetişen Alevi gençliği, hem yaşadığı toplumun dilini ve değerlerini hem de kendi köklerini taşıyan kültürü bilmektedir. Bu gençler, kültürler ve kuşaklar arasında köprü kurabilecek önemli bir potansiyele sahiptir.
Ancak gerçeklerle de yüzleşmek zorundayız !
Avrupa’daki Alevi gençliği bugün ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Bu sorunların bir kısmı dış etkenlerden kaynaklanırken, bir kısmı da kendi iç yapılarımızdan doğmaktadır. Bir hareketi güçlendirmek yalnızca dış tehditleri görmekle değil, kendi eksiklerini ve kırılganlıklarını da cesaretle kabul etmekle mümkündür :
* Kimlik boşluğu : Avrupa’da büyüyen birçok Alevi genç, “Ben kimim?” sorusuna net bir cevap bulmakta zorlanmaktadır. İki kültür arasında büyümek, çoğu zaman kimlik arayışını da beraberinde getirmektedir ;
* Kuşaklar arası kopukluk: İkinci ve üçüncü kuşak için Alevilik, önceki kuşakların deneyimlediği anlam dünyasından farklı bir zeminde şekillenmektedir. Gençler için Alevilik; sorgulanabilen, yeniden yorumlanabilen ve evrensel değerlerle birlikte düşünülebilen canlı bir inanç ve felsefe alanıdır. Bu nedenle ortak bir dil geliştirmek zorundayız. “Gençler ilgilenmiyor” demek yeterli değildir. Asıl soru şudur : Biz gençlere ulaşabilecek yöntemleri geliştirebildik mi?
* Temsil eksikliği : Alevi kurumlarının yönetimlerine, komisyonlarına ve karar alma mekanizmalarına bakıldığında gençlerin yeterince temsil edilmediği görülmektedir. Bu durum yalnızca kurumsal bir eksiklik değil, aynı zamanda stratejik bir zayıflıktır. Çünkü temsil edilmeyen bir kesim aidiyet geliştiremez, aidiyet hissetmeyen bir kesim ise o yapıyı geleceğe taşıyamaz ;
* Dış baskılar : Avrupa’da yükselen ayrımcı söylemler, milliyetçilik ve inanç temelli dışlayıcı politikalar gerçek tehditlerdir. Bu tehditlere karşı en güçlü cevap ise örgütlü, bilinçli, diplomatik araçları kullanabilen ve siyasi okuryazarlığa sahip bir gençlik hareketidir.
Kurumlarımız, onlarca yıldır eşitlik ve insanlık mücadelesi veren yürekli canların emeğiyle ayakta durmaktadır. Bu mücadelenin arkasında ağır acılarla örülü bir tarih vardır. Kendi topraklarında yok sayılmış, ötekileştirilmiş, baskıya uğramış bir inancın hafızasını taşıyoruz.
Yakıldık,
Katledildik,
Sürgün edildik.
Yakın komşular tarafından ihbar edildik.
Hakkımızda iftiralar üretildi.
Maraş’ın, Sivas’ın, Çorum’un, Dersim’in acısı hâlâ yüreğimizde yaşamaktadır.
Bunlar birer hikâye değil, toplumsal hafızamızın gerçekleridir.
İşte tam da bu nedenle, bu mücadele bugün gençlerin enerjisine, bilgisine ve kararlılığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Avrupa’da eğitim alan, yaşadığı toplumun dilini, hukukunu ve kültürünü bilen gençlerimizin kurumlarımızda yer almak için sayısız nedeni vardır.
Elbette meseleye yalnızca kurumlarımızın eksiklikleri üzerinden bakmak da adil olmaz.
Bugün bazı gençlerimizin de “Orada ne yapacağız?” ya da “Bu bir zaman kaybı” şeklinde düşünceler taşıdığı görülmektedir. Oysa kurumlarımızdaki eksiklikleri değiştirebilmenin en güçlü yolu, dışarıdan eleştirmek değil, içeriden söz üretmek ve sorumluluk almaktır.
Peki, ne yapmalıyız ?
Kurumlarımız ne yapmalıdır ?
Gençleri yalnızca kurumlara davet etmek yeterli değildir. Asıl mesele, kurumları gençlerin kendilerini ait hissedebileceği, özgürce ifade edebileceği ve aktif rol alabileceği alanlara dönüştürebilmektir.
Bunun için iki temel yol var :
Birincisi, mevcut yapıları koruyarak gençleri bu yapılara adapte etmeye çalışmak. Bu yol kısa vadede kurumsal konforu sürdürür, ancak uzun vadede toplumsal kopuşu derinleştirir.
İkincisi, kurumların kendisini gençlerle birlikte yeniden kurmak. Bu yol zor ve dönüşüm gerektiriyor. Ama kurumsal sürekliliğin tek gerçek teminatı budur.
Gençlerin kendilerini ifade edebileceği, fikirlerini özgürce söyleyebileceği, karar alma süreçlerinde gerçek anlamda söz sahibi olduğu alanlar oluşturulmalıdır. Çünkü, gençliği olmayan bir kurum yalnızca zayıflamaz, toplumsal hafızasını, dinamizmini ve geleceğe dair gücünü de yitirir.
Tarih yalnızca izleyenleri değil, harekete geçenleri yazar !
Peki biz gençler bu hikâyenin neresindeyiz?
İzleyicisi mi, yoksa yazarı mı?
Eğer biz konuşmazsak, bizim adımıza başkaları konuşur. Eğer biz yön vermezsek, başkaları bizi yönlendirir.
Gelecek kendiliğinden kurulmaz.
Gelecek, birlikte inşa edilir.
Ve unutulmamalıdır ki, birlikten güç doğar, birlik olan hiçbir yapı kolay kolay yıkılmaz.
Artık “bir gün” deme zamanı değil.
Bugün.
Şimdi.
Tam bu an.
Söz alma zamanı.
Sorumluluk alma zamanı.
Ve en önemlisi, gençliğin yalnızca geleceği değil, bugünü de değiştirme zamanı.
Hep birlikte, daha adil, daha eşit ve daha güçlü bir gelecek için.

