Perşembe, Mayıs 14, 2026

Ragıp İncesağır: “Bizim Yunus” ve Sağcıların Yunus’u

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 301. sayısında yayınlanmıştır.

Uzun zamandır Yunus Emre’yi ve üzerine yazılanları okuyorum. Elbette Yunus üzerine çok çalışma yapılmış. Ama bunların çoğu aslında bir fikir ve açılım içermeyen ya da menkıbeleri tekrar etmekten ileri gitmeyen yazılar. Ama az da olsa ufuk açan, yeni bir bakış açısı sağlayan, Yunus’un hiç bilmediğimiz, farkında olmadığımız yönlerine vurgu yapan çalışmalar var.

Bunların arasında Kenan Göçer’in “Yunus Aslında Ne Dedi” kitabını özellikle anmalıyım. Kojin Karatani’nin “İzonomi” bakışıyla Yunus’a ve şiirine bakan Göçer, hem iktisat hem de felsefe açılarından yeni ve ilginç bir Yunus Emre koyuyor önümüze. Bunun yanında İlhan Başgöz’ün “Yunus Emre” incelemesi de burada bahsedilmeyi hak ediyor. Yunus merakını, hevesini içime işleyen sevgili İsmail Kaygusuz hocamın “Yunus Emre” makalesini de söylemeliyim burada.

Yunus Emre’nin çok uzun süre milliyetçi, muhafazakâr edebiyat tarihçilerinin insafına terkedildiği, onların gözüyle tarif ve tahrif edilmiş Yunus Emre portresinin baskın anlatı olduğu ortada. Bu ihmal, bu çarpılmış bilinç, büyük bir boşluk yarattı. Bize ait olana bunca lakayt duruşumuzun elbette olumsuz sonuçları olacaktı.

Milliyetçi/muhafazakâr çevrelerin Yunus’u; tarihsel Yunus’tan o kadar uzaklaştı ki, “Bizim Yunus” adeta sağcılığın propagandistine dönüştü. (Burada milliyetçi/muhafazakâr düşüncenin çok uzun zamandır Türkiye’nin egemen ideolojisi olduğunun altını çizmek gerekir.) Sadece Yunus ile sınırlı olmayan bu çarpıtma, aslında coğrafyamızın bütün bir tarih anlatısı için de geçerli. Hace Bektaş, Ahi Evran, Ede Balı vb. gibi isimler de zaman zaman bu “içererek içini boşaltma” operasyonundan nasibini alıyor.

“Tehlikesizleştirilmiş” Yunus

Arthur C. Doyle, ünlü kahramanı Sherlock Holmes’a şöyle söylettiriyordu: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır”. Yunus Emre ve diğer bilgelerin başına gelen tam da budur. Yok sayamadıkları için tehlikesizleştirilmiş, hatta onların portreleri gerçekte olduklarının tam tersi bir şekilde çizilmiştir.

Milliyetçilere göre o bir Türkçü. Türkçe yazması ve “Anadolu’nun Türkleştirilmesine hizmet etmesi” Türkçülüğü için kanıt olarak gösteriliyor. Bu iddia anakronik olmasına anakronik ama yine de Yunus’un şiirlerinin hiçbir yerinde “öteki” yok. Olmadığı gibi tam tersini söyler Yunus bize. “Sen sana ne sanırsan / Ayruğa da onu san” der. “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Şer’in evliyasıysa hakikate asidir” der. “Yetmiş iki millete / Suçum budur ‘Hakk’ dedim” der. Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim / Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize” der. “Hakkı gerçek sevenlere / Cümle âlem kardeş gelir” der. “Dünya benim rızkımdır / Kavmi benim kavmimdir” der…

Yağma, talan, işgal çağında “kimsenin bağına girme / Kimsenin gülün derme” diyordu Yunus. Çünkü ona göre insanın kendi açgözlülüğünden başka düşmanı yoktu: “Nefsin sana düşman yeter”.

Pek Türkçülerin diline benzemiyor sanki, ne dersiniz?

İslamcılar ise onun Anadolu’nun İslamlaşması için mücadele ettiğini söylüyor. Yunus evet, “ötekisiz” bir bilge ama uğraştığı, mücadele ettiği birileri de yok değil. Mesela “şeriat oğlanları”, mesela zahitler hatta bazen dervişler. O nedenledir ki, “Dervişlik olaydı tac ile hırka / Biz de alır idik otuza kırka” diyen Yunus, birçok şiirinde Tanrı’yı ikiyüzlü ibadetleriyle kandıracağına inanan yobazlara çatıyordu. Tanrı’yı sevmeyi değil, ondan korkmayı vazeden dinbazlarla arası hiç iyi değildi. Bu yüzden yüzyıllar geçse de yobazın ona öfkesi dinmedi.

Yunus ise alabildiğine özgür ve korkusuz çıktı onların karşısına. Onu “sen namaz kılmıyorsun, Müslüman değilsin” diye suçlayanlara da yanıtı çok netti: “Bana namaz kılmaz dime / Ben bilürem namazımı / Kılurısam kılmazısam / Hak bilür niyazımı”.

Yunus’u Yağmalamak

Pekiyi ama Yunus’un şiirleri bu kadar açık iken, nasıl böyle pervasızca onu sahiplenebildiler? Cevabı devletin ideolojik aygıtlarında. Okullar, kitaplar, televizyon dizileri, sinema filmleri… Yunus Emre’nin çevresinde o kadar ağır bir ideolojik abluka kuruldu ki; onun bugünün dünyasına, bugünün insanına seslenmeyen, melül melül bakarak ilahi aşktan bahseden bir mistik olduğuna; neredeyse hepimiz ikna olduk.

Oysa o hem Divan’ında hem de Nasihatler Kitabı’nda doğrudan yaşadığı dünyaya ve insanlara seslenir. Hatta nasıl bir dünya/sistem istediğini apaçık yazar. O açgözlü, kibirli ve şiddet düşkünü iktidar sahiplerine karşı; paylaşımcı, alçak gönüllü, iyi huylu köylülerin zaferini savunur. Yunus’a göre bu zaferle birlikte barış gelince kıtlık biter, bolluk gelir. Herkes huzur içinde işiyle gücüyle uğraşır. “Kamu şehrü kamu il rahat oldı / Nireye varsan pür nimet doldı…” “Oturur cümlesi han meclisinde / Ferahlar ü kadehler ellerinde / Feragat oldu bunlar hoş geçerler / Sürer saki şarab, dün gün içerler / Ferah oldı bunlar, kayguları yok / Eğinleri bütün, karınları tok”.

Yunus gözlerini yaşadığı dünyaya kapatıp, elini ve fikrini dünyadan çekmiş bir derviş değildi. O “Geçti beyler mürveti / Binmişler birer atı / Yediği yohsul eti / İçtiği kan olusar” diyerek, zamane muktedirlerine karşı duran bir bilgeydi. Yunus’ta iktidar sahiplerinin sonu hep kötü biter: “Uslu değil delidir / Yüce saraylar yapan / Akıbet viran olur / Cümlenin imareti” der ozan. Acımasızdır sonlarını bildirirken: “Nice tahta binenler yere düştü / Nice “benim” diyene sinek üşüştü”.

Sağcıların Gözüyle Yunus Emre

Sağcı düşüncenin, milliyetçi / muhafazakârların Yunus’u nasıl iğdiş ettiklerine dair okumak istiyordum. Aradığım yazıların hepsi bir kitapta derlenmiş olarak karşıma çıktı. “Yunus Emre ile İlgili Makalelerden Seçmeler” adını taşıyan bu kitap Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında derlenmiş. Bakan o zamanlar Namık Kemal Zeybek olmalı. Derleyenler Hüseyin Özbay ve Mustafa Tatçı. Kitapta aralarında Arif Nihat Asya, Samiha Ayverdi, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nejdet Sançar, Agâh Oktay Güner, Ahmet Kabaklı, Sezai Karakoç ve Mehmet Kaplan gibi 40’tan fazla yazarın makalesi bulunuyor. (Mehmet Kaplan’ın diğerlerine göre daha entelektüel bir yerde durduğunu düşünüyorum.)

Kitaptaki yazıların ezici çoğunluğu “aman Yunus’un aslında kim olduğu anlaşılmasın” telaşıyla hazırlanmış gibi görünüyor. Yazarlar yazılarının bir yerinde muhakkak Yunus’un “Sünni ve Türkçü olduğu, ama asla Bektaşi olmadığını”  döne dolaşa işlemiş. İnsan bu telaşı görünce sanki bu konuda çok şiddetli bir tartışma var da kitap bu tartışmaya cevap olarak hazırlanmış düşüncesine kapılıyor. Oysa yer yer cılız itirazlar olsa da böyle bir tartışma maalesef yok. Yine de yazarlar “ne olur ne olmaz” duygusuyla yazmışlar makalelerini. Akla burada meşhur “merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” özdeyişi geliyor. İnkâr ederken itiraf ediyorlar yani.

Şimdi arka arkaya kitaptan bazı alıntılar aktaracağım. Bağlamlar her ne kadar farklı olsa da görülecektir ki yazarlar ısrarla olmayan bir Yunus tarifi yapmaktadırlar. (Bu arada yazım yanlışları ve kabızlıkları tabii ki yazarlara ait.)

“Tarihe nasıl bakılmaz” dersi olabilecek ve “Yunus Türkçüdür” diyen bu alıntı ibretlik: “O Kırşehir ki büyük Türkçülerin sonsuz yurdudur. Din Türkçüsü Hacı Bektaş oradadır. Tarih Türkçüsü olan Âşık Paşazade oradadır. Zanaat Türkçüsü olan Ahi Evren oradadır. Onun için Yunus kendini bu Türkçülük yurdunda buluyor. Böylelikle de Yunus Emre olmaya başlıyor.” (1)

Bu alıntı da ünlü milliyetçi şair Orhan Şaik Gökyay’dan. Şair, Yunus’u yanlış anladığımızı düşünüyor. Ve bu konuda biraz agresif. “Yunus Emre’nin ne şiirlerinde ne de kendisinde millete hele Türk milletinin düşmanlarına ne kendi gözleriyle ne de bizim gözümüzde bir bakacak bir kör gönül yoktur. Bu onda olmadığı gibi Türk milletinin ne dününde vardır ne de bugününde. Böylece biline!” (2)

Yunus’un ağzından asla çıkmamış, çıkmayacak ifadeleri yazıya yedirince Yunus Türkçü gibi görünür kurnazlığı: “İşte Yunus’un ruhunu şahlandıran bu düzen, bu kör dövüşü; soydaşlarına, kandaşlarına, candaşlarına; özgürlüğü, eşitliği, bunlara saygıyı salık veriyor.” (3)

Kültür Bakanlığının hazırladığı kitapta nefret suçu: “O ne Bektaşi ne –haşa- Kızılbaş ne de Melami şairdir. O, Yunus’tur. Kendi başına bir mektep, bir âlem, bir cihandır o.” (4)

Yazarın ne demeye çalıştığını pek anlamasak da aklımızda kalan Yunus’un “Sünni” olduğu. “Onun dili halka, his ve fikirleri herkese yöneliktir. Yunus’ta sanat aramadan bulunur. Sünni bir Müslüman olan Emre’nin şiirlerinde ayetleri telmihler bir bakışta görülür.” (5)

Hace Bektaş dememek için kıvranan bir alıntı daha: “Yunus’un hikâyesi meşhurdur. Şeyhine ilk defa gittiğinde şeyhi ona sormuş, ‘Himmet mi istersin buğday mı’ diye. O da ‘himmet’ demiş. Daha doğrusu ‘buğday’ demiş, sonra himmetin önemini idrak edip himmete yönelmiş.” (6)

Yunus Emre konulu bir makale yazarken seçilen bu dil ise tüylerinizi diken diken edebilir: “Hz. Osman’ın katli ile başlayan, şakilerin İslamı kana boğma teşebbüsleri, büyük İslam halifesi Hz. Muaviye’nin dehası ile bertaraf edildikten sonra, daha bir asır bile geçmeden İslam’ı yine İslam adı ile içinden yıkmak isteyenlerin fitnesi ile Emeviye Devleti yıkılarak yerine geçen Abbasi saltanatı nasıl ki, İslam’ı siyasi fitnelere kurban etmiş idi ise; 13. asırda Asya’dan gelen Moğollar da Anadolu’da İslam ruh ve davasını öylece boğmak istemişlerdi” (7)

Yunus Emre ve Nihal Atsız

Yunus’u ısrarla ve gizleyemedikleri bir telaşla kendi dairelerine hapsetmeye çalışan bu yazarlardan farklı düşünen, onlardan bambaşka bir pencereden bakanlar da vardı tabii. Söz konusu derlemede yer almasa da ırkçı Nihal Atsız, Yunus’u bence oldukça doğru anlayarak, onun fikirlerini eğip bükmeden, cepheden karşı çıkıyordu.

“… Yunus Emre’nin fikirleri Türk milletini zehirlemiş, onu uyuşturmuştur. Çünkü o da yaşadığı zamanın fikir ve duygu hastalıklarına kapılarak birbirini tutmaz sözleri ‘tasavvuf’ diye ortaya atmış, savaşçı bir millet olan, çevresinin düşmanlarla kaplı olmasından ötürü savaşçı olmaya mecbur bulunan Türk milletine bir dilencilik felsefesini telkin etmeye çalışmıştır.

Onun ‘dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın’ demesi Türk ahlakına, yaratılışına uyan bir düşünce midir? Hatta Türk dervişleri böyle midir? Orhan Gazi ile birlikte savaşlara katılan dervişler derviş değil midir?

‘Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Halka müderris olsa hakikatte asidir’ demekle Yunus Emre milliyet bakımından da, din bakımından da sapıklık içinde değil midir? ‘Millet’ kelimesini Türkçe’deki bugünkü anlamı ile ‘ulus’ yerinde kullanıyorsa milliyetsiz, vatansız bir adamdır. Böyle değil de bunu Arapçadaki manası ile ‘din’ yerinde kullanıyorsa o zaman da kâfirdir. Çünkü Müslümanlık öteki dinleri kendisiyle eşit saymaz.

Zaten onun ‘oruç, namaz, zekât, hac cürm ü cinayettürür; fakir bundan azaddır has‐ı heves içinde’ demesi de hiçbir tevil ve tefsire mahal bırakmayacak şekilde küfürden başka bir şey değildir.” (8)

Yunus, Elbette “Bizim” Yunus’tur

Onlar Yunus’a ya hakaret ettiler ya da onu yok sayamadıkları zaman evcilleştirerek içini boşaltmaya çalıştılar. Bugünün işi değil bu; Yunus yaşadığı dönemde de suçlanmış, yüzyıllar sonra ise Osmanlı’da şiirleri yasaklanmıştı. Kanunî’nin meşhur şeyhülislamı Ebu Suud, Yunus’un kimi şiirlerini açıkça dinden çıkma (küfr-i sarih) saymış, “okuyanların öldürülmelerinin şer’an mübah olduğu” yolunda fetva vermişti. (9)

Cemal Kafadar “İki Cihan Aresinde” adlı yapıtında Yunus’un yaşadığı devirde heterodoksi ile ortodoksi’nin 16. Yüzyıl sonrasında olduğu gibi argümanları ve tarafları belirlenmiş ve kamplaşmış bir ayrışma içinde olmadığını söylüyor. Hatta bu duruma “metadoksi” ismini vermiş. Bu çok anlaşılabilir bir şey. Çünkü iktidarın ve sınıfların durumu böyle bir farklılaşmayı gerektirecek bir “gelişkinlik” durumunda değil görünüyor. Ne zamanki yönetilenler eskisi gibi yönetilmek konusunda isteksiz davranıyorlar, o zaman iktidar(lar) daha kolay yönetebilmenin ideolojik argümanlarını katı Sünnilikte bulup hayata geçiriyorlar.

Yunus bu ayrımın argüman düzeyinde henüz başlamadığı bir dönemde yaşamıştır. Ama yaşantı düzeyinde beylerin “o eski mürvetinin kalmadığını” eşsiz gözlemiyle görmüş, buna karşı başka bir hayatın kapısını ilk aralayan olma onuruna erişmiştir. Bu yüzden o bir yol açıcıdır. Yunus Emre şüphesiz, şeksiz bizimdir. Bu, en yüksek perdeden ilan edilmelidir.

 

Dipnotlar:

1 – Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Türk Yurdu, Sayı 319.

2 – Orhan Şaik Gökyay, Tarih ve Toplum, Sayı 40.

3-  Sevinç Gürsoy, Seçmeler, Kültür Bakanlığı, Sayfa: 141

4 – Halide Nusret Zorlutuna, Türk Yurdu, Sayı 319.

5 – Doç. Dr. Necla Pekolcay, İslam – Edebiyat, Sayı 4.

6 – S. Hayri Bolay, Türk Edebiyatı, Sayı 193.

7 – Nurettin Topçu, Türk Yurdu, Sayı 319, 1971.

8 – Hüseyin Nihal Atsız, Ötüken, Sayı: 10.

9 – İstanbul Millet Kütüphanesi, Şeriye No. 80’de kayıtlı “Fetâvâ-yi Ebussuud”, 217a ve 217b nolu fetvalar.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Erdal Kılıçkaya: Fransa Alevi Hareketi: Görünmezlikten Güçlü Temsiliyete

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 301. sayısında yayınlanmıştır. Bazen bir...

Servet Demir: Bize gerekli olan ortak akıl, ortak duruş, ortak hareket etmektir.

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 301. sayısında yayınlanmıştır. Dava insanlık...

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI, Sayın Numan Kurtulmuş,

Konu: 4 Mayıs Dersim 1937-38 Faciası Kurbanlarını Anma Yıl...

İrfan  Karaoğlan: İttihat Terakki Cemiyeti – Alevilerle ilişkiler

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 301. sayısında yayınlanmıştır. Günümüzde geleceği...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?