Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu: Kamusal Bir Hafıza Mekânı Olarak Madımak Sanal Müzesi

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.

Politik mücadele, gelecekle ilgili olduğu kadar geçmişle de ilgilidir; geçmişin nasıl anlatılacağına dair bir egemenlik mücadelesidir. Bu mücadele, hem geçmişi kendi lehine istediği gibi eğip bükerek hafızayı gasp eden iktidara hem de zamanın kendisine karşıdır. Geçmişin nasıl anlatıldığı, kimin ‘kahraman’ kimin ‘hain’ veya ‘kurban’ olarak kodlandığı, mevcut iktidar ilişkilerinin meşruiyet zeminini oluşturur. Egemen güçler, kendi varlıklarını haklı çıkarmak için tarihi doğrusal, kaçınılmaz ve kendi iktidarlarını meşrulaştıran bir başarı hikâyesi olarak kurgular. Bu kurgu içerisinde ezilenlerin, azınlıkların veya muhaliflerin deneyimleri, var olma mücadeleleri ya ayrıntı sayılarak silinir ya da daha büyük çoğunlukla çarpıtılır.

Hafıza, bu bağlamda pasif bir hatırlama eylemi değil, statükoya karşı bir direniş mekânıdır. Çünkü unutulmaya mahkûm edilen anlatıları ve mağduriyetleri muhafaza ederek, resmi tarihin boşluklarını hakikatle doldurur. W. Benjamin’in ifadesiyle, “geçmişin havını tersine taramak”, galibin anlatısını ve meşruiyetini sorgulatır.

Politik mücadele aynı zamanda bir yas tutma hakkı mücadelesidir. Egemen güçler, kimin ölümü için ağlanacağına ve kimin adının kamusal alanda anılacağına karar verir.

Hafıza ise hakikat ve anlam hakları gasp edilmiş olanların sesini bugüne taşıyarak bir tür tarihsel adalet talep eder. Bu bağlamda hafıza; anıtlarda dondurulmuş bir arşiv değil, yaşayan bir hesaplaşma pratiğidir. Zira geçmişin nasıl anlatılacağı kavgası, aslında bugünün etik sınırlarını belirleme kavgasıdır.

Bir Direniş Mekânı Olarak Hafıza

Hafıza politik mücadelede kritik öneme sahiptir.

Öncelikle hatırlamak bir direniş biçimidir. Baskıcı rejimler genellikle toplumsal belleği silerek veya yeniden yazarak varlıklarını sürdürürler. Resmi tarihin dışarıda bıraktığı mağdurların, azınlıkların ve bastırılmış hareketlerin hikayelerini canlı tutmak, iktidarın mutlak hakikat iddiasını sarsar. M. Kundera’nın meşhur ifadesiyle: “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir”.

İkinci olarak, geçmişteki hak ihlalleriyle, katliamlarla, soykırımlarla yüzleşmek, kalıcı bir toplumsal barışın ön koşuludur. Hafıza, bu noktada bir kefaret ve onarım aracıdır. Geçmişin acılarını hatırlamak, sadece mağdurlara olan bir borç değildir; aynı suçların tekrar işlenmesini engelleyecek hukuki ve ahlaki bir barikat kurmaktır. Madımak Sanal Müzesi gibi hafıza mekânları, yaşanmış ihlalleri, katliamları, soykırımları anonimlikten çıkarıp kamusal bilincin parçası haline getirir.

Üçüncü olarak hafıza, kimlik inşası ve süreklilik için kurucu bir role sahiptir. Politik hareketler, güçlerini tarihsel sürekliliklerinden alırlar. Geçmişteki kazanımlar, yenilgiler ve deneyimler; bugünkü mücadele için bir zemin oluşturur. Hafıza, dağınık bireyleri ortak bir amaç etrafında birleştiren kolektif bir bağ kurar. Eğer bir hareket kendi tarihini unutursa, derinliğini kaybeder ve her seferinde sıfırdan başlamak zorunda kalır.

Dördüncü olarak alternatif gelecek tahayyülü için hafızaya ihtiyacımız var. Zira hafıza sadece ne olduğu ile ilgili değildir; aynı zamanda ne olabilirdi sorusunu da muhafaza eder. Tarihteki bastırılmış devrimler, yarım kalmış özgürlük projeleri veya dayanışma pratikleri, bugünün neoliberal ya da otoriter kuşatması altında ezilen toplumlar için ‘birer ilham kaynağı’, E. Bloch’un ifadesiyle birer “ütopik artık”tır. Geçmişteki alternatifleri hatırlamak, bugünkü düzenin tek seçenek olduğu illüzyonunu yok eder.

Son olarak da hafıza ve sorumluluk arasında zorunlu bir ilişki vardır. Hafıza, özneye etik-politik bir sorumluluk yükler. Geçmişin hayaletleriyle yüzleşmek, bugünün politik öznesini etik bir duruşa zorlar. Hatırlamak, bir anlamda ‘kefaretin sırrıdır’; çünkü ancak gerçek bir yüzleşme ve hatırlama pratiği, geçmişin yükünden arınarak özgür bir gelecek inşa etmeyi mümkün kılar. Çünkü hatırlamak, sadece acının açığa çıkmasına izin vermek değil, yaşanan adaletsizliğin gelişmesine izin veren koşulları açıklamak, böylece bunun tekrarlanmasını engellemek, yeniden ortaya çıkmamalarını sağlamak için elzemdir.

Kefaret (bedel ödeme veya arınma), ancak suçun veya acının varlığı kabul edildiğinde başlar. Hatırlama, geçmişi değiştirmezse de geleceği özgürleştirir. Geçmişle yüzleşme, sadece bir ‘yüz yüze gelme’ anı değil; geçmişin hayaletlerini bugünün ışığında ağırlayıp onları huzura kavuşturma eylemidir ve insan hakları kültürü ve toplumsal barış için ön koşuldur. Geçmişi göz ardı etmek, mağduriyeti yaşatmaya devam etmektir. Kefaret, burada ‘tekrarlamama sözü’ ile mühürlenir.

O halde kefaret, bir telafi çabası değildir. Çünkü Madımak gibi toplumsal trajedilerde, giden canların ‘telafisi’ imkânsız olduğundan, yapılması gereken,  kayıpların yarattığı boşluğu hakikatle doldurmaktır. Gerçek bir kefaret, failin veya toplumun o suçu işleyen zihniyetten tamamen kopmasını; kişinin kendi karanlığına bakmasını ve o karanlığın sorumluluğunu, yapılan zulmü ‘hatırlayarak’ taşımasını gerektirir. O halde kefaret, ‘bir daha asla’ diyebilecek bir vicdani olgunluğa ve insaf eşiğine ulaşmaktır.

Politik mücadelede hafıza bir arşiv, bir kayıt deposu değil, yaşayan, tartışılan ve sürekli yeniden üretilen bir eylem alanıdır. Çünkü hafıza, H. Arendt’in de dediği gibi, politik bir varoluşun ve kamusal alanın sürekliliğinin temel taşıdır. Hatırlamak, bu yüzden, insan eylemini kalıcı kılan ve ona anlam kazandıran bir edimdir. Bu yüzdendir ki baskıcı rejimlerin en büyük silahı hafızayı yok etmektir.

Hafıza, insanı tarihsiz bir doğa varlığı, biyolojik bir varlık olmaktan çıkarıp, tarihsel-biyografik bir özneye dönüştürür. Tam da bu nedenledir ki hatırlamak, eylemlerimize bir mekân (kamusal alan) ve bir zaman (süreklilik) kazandırarak dünyayı insani bir yer haline getirir.

Soykırım ve katliamlar, sadece biyolojik bir yok etme eylemi değil, kurbanın dünyadaki izini, anlamını ve insan olma vasfını hafızadan silme girişimleridir. Arendtçi perspektifte soykırım ya da katliam sonrası hafıza, bir yas tutma ediminden ziyade, ontolojik bir yıkıma karşı verilen politik bir cevaptır.

Çünkü yok edilmek istenen sadece kurbanın biyolojik varlığı değildir; onun dünyadaki yerinin, toplumsal ilişkilerinin ve eylemlerinin hatırlanma imkânı, başka bir deyişle onun anlam ve hakikat payıdır. Beşeri dünyanın tamamını ilgilendiren katliam, soykırım ve savaşlar, başka kültürlerin, toplumların, ırksal, etnik, dinsel vb. grupların varlık, hakikat ve anlam payını gasp etmeyi hedeflerler. İnsanlığa karşı işlenmiş suçun tanımı tam da budur! Çünkü şiddete maruz bırakılan, işkence edilen, yok edilen, birer veriye ya da savaş zayiatına dönüştürülen özneler nezdinde imha edilen sadece onların fiziksel varlıkları değildir; onların biricik hayat hikayeleri ve dünyaya kattıkları hakikat ve anlam payıdır. Bu öyle bir paydır ki öznenin hayatı hitama erdiğinde bile, onun hayata kattığı hakikat ve anlam, insanlaşma pratiğini tahkim etmeye devam eder. Çünkü haysiyet, yalnızca yaşayanların değil, ölülerin varlık paylarından arda kalan hakikat ve anlam hakkına da aittir. Bu yüzdendir ki totaliter rejimler, kurbanı ‘hiç kimse’ haline getirerek onu tarihin dışına itmeyi hedefler. Bu yüzden soykırımlar, katliamlar aynı zamanda bir hafıza kırımıdır.

Hafıza, bu hiçleştirmeye, tarihin dışına itilmeye karşı bir direniştir. Katliamı hatırlamak, kurbanı anonim bir sayı olmaktan çıkarıp, ona yeniden bir ‘isim’ ve ‘hikâye’ kazandırmaktır. Bu, kurbanı yeniden ortak dünyanın bir parçası yapma çabasıdır. Dolayısıyla hatırlamak öncelikle, gidenlerin yaşam hakkına bir saygı duruşudur. Böylece egemence gasp edilen hakikat, kamusal alanda yeniden görünüşe çıkarak gerçeklik kazanır.

Madımak Katliamının Mekansallaştırılması: Sanal Müze

Madımak Katliamı, Türkiye’nin siyasi tarihindeki en derin kırılma noktalarından biridir. Örgütlü bir kötülüğün adı olan Madımak Katliamı, laiklik, devletin güvenlik anlayışı, inanç özgürlüğü; adalet sistemi ve dolayısıyla ortak dünyanın ontolojik yıkımı üzerinden okunması gereken çok katmanlı bir katliamdır.

Örgütlü bir kötülük; çünkü olayların başlangıcından otelin ateşe verilmesine kadar geçen yaklaşık 8 saatlik sürede, devletin kolluk kuvvetlerinin kalabalığı dağıtamamış (veya dağıtmamış) olması, bir yönetim zafiyeti olarak nitelendirilemez. Yine dönemin siyasi aktörlerinin (Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel) olay anındaki ve sonrasındaki açıklamaları, müdahale isteksizliğinin ifadeleridir.

Hatırlayalım; 1990’lar Türkiye’de, laik-anti-laik geriliminin tırmandığı bir dönemdi.

Katliamın, Aziz Nesin’in ‘Salman Rüşdi’ çevirileri bahane edilerek başlatılması, saldırının doğrudan ifade özgürlüğüne ve laik yaşam biçimine yönelik politik bir eylem olduğunu göstermektedir. Yine Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin başlamasında önce dağıtılan bildiriler,  kalabalığın attığı sloganlar, olayın münferit bir öfke patlaması olmadığını, ideolojik bir arka plana dayandığını kanıtlamaktadır.

Evet, Madımak Katliamı Alevilere yönelik ilk katliam değildi ama başından sonuna kadar devletin gizli değil görünür aktör olduğu ilk katliamdı. Bu nedenle Türkiye’deki Alevi toplumu için bir ‘kolektif travma’ ve siyasi bir dönüşüm noktası oldu. Alevilerin devlete olan güveni bu katliamla büyük yara aldı. Katliam, Alevi kimliğinin kamusal alanda daha görünür ve talepkar olması sürecini hızlandırdı.

Madımak Katliamı, Alevi hareketinin hak arama mücadelesinde bir sembol haline gelerek, ‘eşit yurttaşlık’ taleplerinin kamusal ifadesinin en güçlü dayanaklarından biri haline geldi. Nitekim sanal müzenin mimarlarından Eylem Şen’in de bir röportajında dikkat çektiği üzere “Avrupa’daki Alevilerin örgütlenme süreci aslında Madımak Katliamı’ndan sonra” başlamıştır. “Dağınık ve örgütsüz olmaktansa bir arada olma hedefi” bu katliamdan sonra gerçekleşmiştir.

Madımak Katliamını Arendtçi bir perspektifle okuduğumuzda, bu katliamın, Türkiye’nin kamusal alanına, ortak dünyasına yönelik radikal bir saldırı olduğunu görebiliriz. Kamusal alan, farklılıkların eşit ve özgür bir şekilde bir arada göründüğü, sözün ve eylemin paylaşıldığı müşterek mekândır. Madımak’ta hedef alınan grup (sanatçılar, yazarlar, Alevi toplumu), tam da kendi varlık, hakikat ve anlam payını kamusal alanda görünür kılarak kamusal çoğulluğu tahkim etmek için oradaydı.

Ancak katliam, bu insanları kamusal alandan fiziksel olarak silerken, geride kalanlar için de dünyayı tekinsiz hale getirmiştir. Çünkü bir grubun kamusal alanda var olma hakkının şiddetle gasp edilmesi, geri kalan herkesin ortak dünyasına da saldırıdır.

Tekinsizliği gidermenin ve ortak dünyayı herkes için yeniden yaşanabilir kılmanın yolu, susturulan seslerin kamusal bir mekânda yeniden yankılanmasından geçer. Bunun içinse bir hafıza mekânına ihtiyaç vardır.

Aslında, gerçekten adil bir yargılama mümkün olduğunda mahkemeler de kolektif bir hafıza mekânı olarak tanımlanabilir. Çünkü mahkeme sadece bir yargılama yeri değil, suçun ifşa edildiği, kurbanın sesinin duyulduğu ve olgusal hakikatin kayda geçtiği kamusal bir mekândır. Ama biliyoruz ki Madımak katliamı davasında hakikat gibi adalet de kırıma uğradı. Dava süreci, cezasızlıkla, hatta failleri ve müdafilerini ödüllendirmeyle; katledilenleri ve yakınlarını bir kez daha yaralamakla, ortak dünyanın dışına atmakla; yangını söndürmek şöyle dursun üzerine benzin dökerek devam etmesini sağlamakla sonuçlandı.

Katliamın yargı süreci, Türk hukuk sisteminin siyasi davalarda sınıfta kaldığının bir göstergesiydi. Davanın bazı sanıklar yönünden ‘zaman aşımı’ nedeniyle düşürülmesi, firari sanıkların iade edilmemesi ve yargılamanın on yıllarca sürmesi, nihayetinde hüküm giyen bazı sanıkların, Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiye dayanarak ‘sürekli hastalık’ ve ‘kocama’ gibi gerekçelerle salıverilmesi, cezasızlık kültürünün bir yansımasıdır. Dahası, sanıkların avukatlarının birçoğunun özellikle AK Parti döneminde devletin üst düzey kademelerinde önemli görevlere getirilmiş olması, cezasızlığın bilinçli ve sistematik bir ödüllendirme pratiğiyle desteklendiğinin de göstergesidir.

Aslında soykırım, katliam gibi suçlar cezalandırılamayacak kadar büyük ve bağışlanamayacak kadar korkunçtur. Bağışlamanın imkânsız olduğu böyle durumlarda hafıza bir kefaret ve sorumluluk aracına dönüşür. Geçmişin üstünü örtmek yerine, onu bugünün politik bilincinde bir yara olarak muhafaza etmek, yeni bir başlangıç yapabilmenin tek yoludur. Çünkü ancak geçmişin dehşetiyle tam bir dürüstlükle yüzleşen bir toplum, gerçekten yeni bir şey inşa edebilir.

Madımak Oteli’nin, bir ‘Hafıza Müzesi’ olması talebi de yine, olgusal hakikati kamusal alanda kalıcı kılmak ve unutturmaya karşı bir ‘hakikat ve haysiyet nöbeti’ tutmak üzere hakikatin mekansallaştırılması çabasıydı. Ama bu talep de devlet katında bir karşılık bulamadı. Otelin, müze yapılması yönündeki toplumsal talep ve girişimlere rağmen uzun süre ‘et lokantası’ olarak kullanılması, zaten hafızanın ve katledilenlerin dünyadaki izinin silinmek istendiği anlamına gelmekteydi.

İşte Madımak Katliamı Hafıza Merkezi bünyesinde kurulan Sanal Müze, ‘mekânın hafızası’ ve ‘olgusal hakikat’ arayışının dijital çağdaki en somut karşılıklarından birini yaratmıştır. Fiziksel mekânın (otelin) gerçek işlevinden koparılmasına ve bir yüzleşme alanına dönüştürülmemesine karşı, bu dijital girişim ‘alternatif bir kamusal alan’ inşa etmiştir.

Sanal müze, Türkiye’de kolektif hafızanın dijitalleşmesi ve resmi anlatıya karşı bir ‘karşı-hafıza’ oluşturulması açısından son derece isabetli,  önemli ve kıymetli bir girişimdir. Fiziksel bir ‘Utanç Müzesi’ talebinin yıllardır karşılık bulamadığı bir siyasi iklimde, bu tür bir dijital girişim, yaşayan bir arşiv işlevi gördüğü gibi, hakikate yerleşeceği bir mekân da sağlamaktadır. Başka bir deyişle, Madımak dijital hafıza müzesi, hukuki düzlemde ‘zaman aşımı’ ile yok edilmeye çalışılan hakikati, dijital hafıza mekânına yerleştirerek  ‘kalıcı/ebedi’ hale getirmektedir.

O halde sanal müzenin, mekânsızlaştırmaya karşı dijital yerleşme anlamına geldiğini söylemekte beis yoktur! Çünkü bir olayın hatırlanması için bir yer, bir mekân gerekir. Fiziksel müzeler belirli bir coğrafyaya hapsolmuşken, sanal müze dünyanın her yerinden erişilebilir bir ortak alan yaratıyor. Bu durum, katliamın sadece Sivas’ın veya Alevilerin meselesi olmaktan çıkarılıp, evrensel bir insan hakları meselesi olarak her an, her yerde hatırlanabilmesini sağlıyor. Başka deyişle sanal müze,  kamusal alanın fiziksel sınırlarını aşarak, hafızayı her an ve her yerden ulaşılabilir bir ortak dünyanın parçası haline getiriyor.

Ortak dünyanın hafızası olarak Madımak Katliamı Hafıza Merkezi ve Sanal Müze, 360° panoramik turla katliamın dehşetini ve gerçekliğini hissettirmeyi; böylece mekânsal hakikatini yeniden inşa etmeyi; eylemi kalıcı kılan Sözlü Tarih Arşiviyle hikaye anlatıcılığını; katliamla ilgili tüm belgeleri bir arada sunan Dijital Kütüphanesiyle olgusal hakikate tanıklık etmeyi ve ziyaretçilerin hafıza sürecine dahil olmasını sağlayan Web Belgeseliyle, etkileşimli alanlarla kamusal katılımı mümkün kılarak kamusal bir hafıza mekânı yaratıyor. Öyle bir mekân ki dijital hafıza ağı, müzenin içinden toplumsal bilincin her kıvrımına sızabiliyor. Dahası kurbanların özel eşyalarını, yazılarını ve seslerini dijital dünyada görünür kılarak ve onların dünyasızlaştırılmasına engel olarak, hakikat ve anlam paylarını korumayı da başarıyor.

Resmi söylemin ‘otel yangını’ gibi ifadelerle münferitleştirme ve muğlaklaştırma çabalarına karşı, sanal müze nesnel kanıtları (otopsi raporları, mahkeme belgeleri, tanık beyanları) bir araya getirerek sarsılmaz bir hakikat duvarı örmektedir. Bu sayede somut belgeler, sadece birer kanıt olmanın ötesinde, geçmişin bugüne müdahale etmesini sağlayan birer hafıza nesnesi işlevi görmektedir.

Arendt’in de ısrarla vurguladığı gibi, insan ancak hikayesi anlatıldığında bir ‘kimlik’ kazanır.  Sanal müze, 33 canın her birine özel odalar ve biyografiler sunarak onları birer sayı olmaktan çıkartmakta; içerdiği sanal odalarla o gün orada bulunanların kimliklerini, düşüncelerini ve üretimlerini (şiirlerini, şarkılarını, resimlerini), hayat hikayelerini dijital olarak görünür hale getirmektedir. Dolayısıyla insanları sadece birer ‘sayı’ veya ‘mağdur’ olmaktan çıkartarak, onları birer özne olarak yeniden kamusal alana davet etmekte, ortak alandaki insani statülerini, anlam ve hakikat paylarını onlara iade etmektedir.

Böylece her bir kurbanın yarım kalmış şiiri, fırçası veya bağlaması; onların eylemlerinin ve sözlerinin kamusal hafızada yankılanmaya devam etmesini sağlıyor. Bu, Arendt’in eylemin ölümsüzleşmesi dediği sürecin dijital bir formudur.

Madımak Hafıza Müzesinin politik olarak en önemli işlevlerinden biri de ziyaretçisini, pasif bir izleyici olmaktan çıkartarak o görünürlük alanının bir parçası haline getirmesi, yani aktif bir tanık olmaya davet etmesidir. Görselleştirme teknikleri ve etkileşimli odalar sayesinde, ziyaretçi, ekran başında trajedinin boyutlarını idrak ederken, o hakikatin tanığı haline geliyor; dolayısıyla hakikatin taşıyıcısı olarak politik özneye dönüşüyor.

Aslında Madımak katliamında yaşanan dehşet o kadar büyüktür ki, hafıza bu yükü taşımakta zorlanır. Arendt’e göre burada hafızanın görevi, yaşananı ‘anlaşılır’ kılmak değil, onun tekilliğini ve korkunçluğunu muhafaza etmektir. İşte Madımak Katliamı Hafıza Merkezi ve Sanal Müzesi, bütün ziyaretçilerini bu katliamın ‘hiç yaşanmamış gibi’ tarih dışına itilmesine engel olan bir haysiyet nöbetine davet etmektedir.

Yine bu dijital müze, saldırganların profili, dönemin manşetleri ve devletin tutumuyla birlikte katliamın politik anatomisini de sergileyerek, hakikatin kamusallaşması ve onarılmasını sağlayacak politik bir imkânı da muhafaza etmektedir. Dolayısıyla müze bize şunu yeniden hatırlatmaktadır: Hafıza, geçmişin ölü bir kaydı, ya da ölü eylemler deposu değil, bugünün kamusal ilişkilerini onarmak ya da yeniden inşa etmek için kullanılan etkin bir araçtır.

Sonuç olarak diyebilirim ki politik mücadelede hafıza, iktidar ilişkilerinin en stratejik cephesi olup, geçmişin nasıl hatırlandığı veya unutulduğu, bugünün siyasal kimliklerini ve gelecek vizyonunu belirler. Muktedirler tarihi yeniden yazarak, anıtlar ve hafıza mekânları aracılığıyla toplumsal hafızayı inşa ederler. E. Renan’ın dikkat çektiği üzere, bir ulus sadece ortak geçmiş hafızasıyla değil aynı zamanda kolektif hafıza kaybıyla da birbirine bağlı kişilerden oluşur. Demek ki unutma bir ulusun yaratılmasında önemli bir rol oynar. Ancak bilinmelidir ki her unutma ve unutturma girişimi, aslında hakikatin izlerini kaybettirmeyi hedefler.

Resmi söylemde unutturulmaya çalışılan Madımak Katliamı bağışlanamaz bir insanlık suçudur. Sanal müze, kurbanların kimliklerini ve hikayelerini kamusal alana geri iade ederek, onlardan çalınan ‘insanlık onurunu’ sembolik olarak onarır. Toplum, bu hafıza mekânları aracılığıyla kendi suç ortaklığıyla veya sessizliğiyle yüzleşir.

Bu nedenledir ki Madımak Katliamı Hafıza Merkezi bünyesinde yer alan Sanal Hafıza Müzesi, yüzleşme pratikleri açısından, sadece bir arşiv değil, adaletin gerçekleşmediği bir geçmişe karşı verilmiş bir hatırlama sözüdür, bir direniş mekânıdır. Dahası, mahkeme tutanaklarının dijitalleştirilip erişime açılması, katliamın sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun ortak vicdanında sürekli olarak yeniden yargılanmasını sağlar. Sanal müzedeki sözlü tarih kayıtları, videolar ve belgeler, katliamın sadece olmuş bitmiş bir ‘olay’ değil, devam eden bir ‘süreç’ olduğunun kanıtlarıdır

“Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir” der Hallac-ı Mansur. Bu veciz sözü şöyle revize edebiliriz günümüzde: “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çekmemizi kimsenin umursamadığı yerdir”. Dijital hafıza müzesi, işte bu toplumsal bilmezden gelmeye, unutmaya, inkâra ve umursamazlığa karşı hakikatin korunmasını, ifşa olmasını ve kamusal olarak yeniden görünüşe çıkmasını sağlayan bir hafıza mekânıdır. Gerçek bir kefaret, failin veya toplumun o suçu işleyen zihniyetten tamamen kopmasını gerektirir. Böylece egemence gasp edilen hakikat, kamusal alanda yeniden görünüşe çıkarak gerçek mekânında var olabilir.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Kelime Ata: Hafızayı kaybetmek/hafızayı kaydetmek…

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. “Aslanlar kendi...

Metin Öztürk: Bir “Karşı-Hafıza” Mekanı Olarak Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. Sosyolojik metaforlar...

Fatma Özdoğan: Hatırlamak, Hatırlatmak, Mekan ve Politika: Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. 6 Şubat...

Dilek Özhan Koçak: Hafıza, Arşiv ve Adalet: Dijital Bellek Mekânları ve Madımak

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. 2 Temmuz...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?