Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır.
Öncelikle beni böylesine anlamlı ve büyük bir ödül için öneren ve değer bulanlara sonsuz teşekkürler ediyorum. Çok mutlu oldum, çok gurur duydum.
Dersim Kılköyün’de, yazları gün doğumundan gün batımına kadar adeta ibadet eder gibi çalışan, kışın uzun gecelerinde ise soba başında saatlerce ya Hak ya Muhammet ya Ali diye yakaran ömründe bir buğday başağı kadar haram yememiş çocuklarına yedirmemiş bir babanın ve her yoğurt, her hamur mayaladığında benim elim değil ana Fatma’nın eli diyen, çocuklarına sonsuz şefkatle sarılan bir annenin kızıyım. Annem çocuklarını, çayı ve deyişleri çok severdi. Hepsine de hasret gitti… İlk defa 8 yaşımda okula başlarken 3 saatlik yolu yürüdükten sonra araba gördüm ve bindim.

İstanbul Çamlıca Kız Lisesinde parasız yatılı okulda okudum. Benim kuşaktan hemen herkesin deneyimlediği gibi Ailem aman ha diye sıkı sıkı tembihlediği için Alevi olduğumu söylemedim.
Üniversitede Alevilik çalışmaya başlamam ancak 2000’li yıllarda mümkün oldu. İlk çalışmam da Hacı Bektaş Veli törenleri üzerinden Devletin Alevi toplumu ile nasıl ilişki kurduğu üzerineydi. Aleviliğin akademik bir konunun nesnesi olabileceğinden bile emin değildim, akademide çalışmaya değer bir konu gibi gelmiyordu o yıllarda, herkes burun kıvırıyordu. Çok güvensiz çekinerek başladım. Bu ilk çalışmam çok önemli bir uluslararası İngilizce dergiden kabul aldı ve bu sayede yardımcı doçent oldum. Hala Alevilik çalışırken heyecandan, üzüntüden, acıdan kalbim sıkışıyor, masadan kalkıp biraz dolaşıp sonra tekrar oturuyorum.

Akademik hayatım boyunca kimi iyi niyetli kimi iyi niyetli olmayan hocalarımdan sürekli uyarılar aldım. Bu konuları çalışma, bırak bu işlerin peşini, başına iş açacaksın diye. Ama bırakmadım. Her şeye rağmen Ankara üniversitesinde bir biçimde çalışmalarımı sürdürebildim. Bugünkü politik koşulları düşündüğümüzde üniversiteme ve çalışmalarımı destekleyen hocalarıma teşekkür borçluyum.
Avusturalya’dan Jamaika’ya kadar Dünyanın birçok ülkesinde Alevilik ve Alevi toplumunu anlattım. Alevilik çalışırken annemin babamın ve sadece Alevi oldukları için ağır bedeller ödemiş, ezilmiş mazlumların yaralarını iyileşeceğine çok inandım, hala inanıyorum. Ben de kadın olarak, Dersimli olarak ve Alevi olarak her düzeyde ve her konumda çok ayrımcılığa uğradım, uğramaya da devam ediyorum. Ama beni bu ödüle değer buldunuz ya hepsine değdi.

Çok sevdiğim bir işi yapıyorum ve çok inandığım bir konuyu çalışıyorum. Anlatmayı çok seviyorum. Hala her derse hızlanan kalp atışlarıyla giriyorum. Ama aynı şeyi Alevi toplumuna, özellikle Alevi kadınlara bildiklerimi anlatırken de yaşıyorum.
Alevi toplumu olarak çok önemli taleplerimiz var, devletimiz bizim inancımızı inanç, ibadethanelerimiz de ibadethane olarak kabul etmiyor. Sert ayrımcılık ve asimilasyon politikaları karşısında elbette direniyoruz. Alevi örgütleri ve toplumu yılmadan mücadele etmeye devam ediyor. Ancak birçoğumuzun ailesinde görüldüğü gibi hala iki kardeşten birisi camiden birisi cemevinden uğurlanıyor. Devlet yüzyıllardır geliştirdiği asimilasyon politikalarına, Kültür Bakanlığı bünyesinde açtığı sözde Alevilik birimi gibi uygulamalarla yenilerini ekliyor.
Ancak bütün bunların içinde en kötüsü zorunlu din dersi adıyla çocuklarımıza dayatılan Sünni inancı. Bu konuyu dostlarımıza da anlatmakta zorlanıyoruz. Oysa bu adeta Orta çağ uygulaması. Anlamak için birkaç saniyeliğine çocuklarınıza, kendi yurdunuzda Katoliklik, Protestanlık ya da inanmadıkları herhangi bir inancın zorla öğretildiğini düşünmenizi rica ediyorum. Ne yazık ki Alevi çocuklarının maruz kaldığı işkence adeta sıradanlaşmış hatta normalleşmiş. Birlikte demokrasi mücadelesi verdiğimiz dostlarımız, ülkenin aydınları, entelektüelleri milyonlarca Alevi çocuğun maruz kaldığı bu işkenceye kayıtsız ve duyarsız. Hepinizin Alevi arkadaşları var ve Alevileri seviyorsunuz biliyoruz ama emeksiz sevgi olmaz. Demokrasinin en önemli unsurlarından birisi olan Laiklik sadece Alevilerin meselesi değil.

Sevgili dostlar inanç ve ibadet hakkımız yani toplumun ve ülkenin demokrasisi için samimi olarak desteğinizi bekliyoruz, empatinizi bekliyoruz, duygudaşlığınızı bekliyoruz. Deniz Göktaş’ın esprisine atıfla, sadece seçim zamanlarında aklınıza gelen bir topluluk olmak istemiyoruz.
Alevi toplumu, kimlik eksenli politika yapmıyor, her daim tercihini demokratik bir ülkede ve farklılıklarla bir arada yaşamaktan yana kullanıyor. Bu tutumunu siyasi iktidarın son dönemdeki muhalefeti yok etmeye yönelik antidemokratik uygulamasında da açıkça ortaya koydu. Alevilerin ezici çoğunluğu ne olursa olsun Alevi olsun demedi, tercihini demokrasiden yana kullandı. Eminim bu konu çok sayıda çalışmanın da konusu olacaktır.
Hacı Bektaş Veli Şenlikleri adeta bir ütopya, insanlar ülkenin çok uzak yerlerinden geliyorlar, bu törenlere gelebilmek için bir yıl boyunca hazırlanıyorlar. Yaşadığımız çağda insanların sokakları doldurup taşırdığı, her yerde konferansların yapıldığı, lokmaların dağıtıldığı, deyişlerin okunduğu, insanların sevgiyle birbirini kucakladığı bu şenlikler Ütopya’nın kendisidir, Ütopya’nın tanımıdır
Dünyanın herhangi bir yerinden bir insan gelse üç gün boyunca beş kuruş harcamadan yiyip içip deyiş dinleyip tekrar gidebilir, rıza şehri tahayyülünde olduğu gibi.
Bütün farklılıklarla birbirimizin yaralarına merhem olma dileğiyle. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler ediyorum, hizmetiniz hak katında kabul olsun.


