Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.
19. yüzyıl, teknolojik, siyasal ve ekonomik gelişmelerin küresel güç dengelerini köklü biçimde yeniden düzenlediği, dünya tarihinin en sarsıcı dönüşüm dönemlerinden biri olarak kabul edilir (Osterhammel 2020). Modernleşme, milliyetçilik ve konfesyonalizasyon (mezhepçilik) gibi süreçler, devlet bütünlüğünü koruyabilecek temel olarak görülen homojenlik arayışını beraberinde getirdi. Bu bağlamda özellikle azınlıklar, hedeflenen homojenleştirme açısından bir engel olarak görülerek hem epistemik hem de fiziksel düzeylerde işleyen yoğun devlet şiddetinin doğrudan hedefi hâline geldiler (Hobsbawm 2022). Bu derin dönüşümler, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve erken Cumhuriyet döneminde de karşılık buldu ve özellikle Aleviler ve Bektaşiler gibi dini azınlıklarla kurulan ilişkileri belirgin biçimde şekillendirdi. Bu bağlamda 1826 yılıyla birlikte köklü bir kırılmanın yaşanacağı çalkantılı bir dönem başladı.
1826 ve Bektaşiliğin Kaldırılması
19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa imparatorlukları karşısındaki askeri yetersizliğini fark ederek kapsamlı reformlara yöneldi. Başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere eski kurumlar, ordunun modernleşmesinin önündeki temel engeller olarak görülüyordu. Bu bağlamda Sultan II. Mahmud, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırdı. Osmanlı tarih yazımının daha sonra vakʿa-i hayriyye (“hayırlı olay”) olarak adlandırdığı bu şiddetli hadise, aynı zamanda Bektaşiliğin de yasaklanmasıyla sonuçlandı (Maden 2013). Bunun başlıca nedeni, Osmanlı kaynaklarında Bektaşiliğin Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişki içinde tasvir edilmesiydi. Bu ilişkinin gerçek niteliği hâlâ tam olarak açıklığa kavuşmamış olmakla birlikte, birçok gösterge söz konusu yakınlığın esasen sembolik olduğunu, uzun süre Bektaşilere dolaylı bir koruma sağladığını, ancak 1826’da onları da devletin baskı sürecine dâhil etmek için yeterli görüldüğünü ortaya koymaktadır. Araştırmalarda, Bektaşiliğin yasaklanması için bu bağlantının yanı sıra idari, dini ve ekonomik gerekçeler de sıralanmaktadır (Maden 2013; Faroqhi 1981; Varol 2013; Soyyer 2013; Kara 2023). Buna karşılık resmi belgelerde devlet, müdahalesini öncelikle dini temelde gerekçelendirdi: Bektaşilerin şeriatı ihmal ettiği, aşırı Alici öğretileri benimsediği, ilk dört halifeye saygı göstermediği ve bu nedenle devletin saygıyla andığı Hacı Bektaş Veli’den uzaklaştığı iddia edildi. Esad Efendi gibi dönemin devlet yakını kronikçiler, Yeniçerileri “düşman-i devlet”, Bektaşileri ise “düşman-i din” olarak tasvir ederek her iki yapının kaldırılmasını bu şekilde gerekçelendirdiler (Esad Efendi 2005).
1826 sonrasında devlet – ulema mensuplarının desteğiyle – Bektaşiler hakkında çok sayıda pejoratif ve karalayıcı anlatı yaydı. Dini sapkınlık suçlamaları, ahlaki yozlaşma ve hatta cinsel sapkınlık itham ve iftiralarıyla birleşti. Bu söylem stratejisinin amacı, Bektaşiliği olabilecek en geniş ölçekte itibarsızlaştırmak ve meşru inanç topluluklar alanının dışına itmekti. Bu strateji uzun süre etkili oldu ve 19. yüzyıl boyunca Bektaşiliğe yönelik algıyı belirgin biçimde şekillendirdi (Kara 2023). Bununla paralel olarak devlet, disiplinleştirme ve asimilasyon amaçlı uygulamalara yöneldi: Önde gelen Bektaşiler yoğun Sünni nüfuslu bölgelere sürgün edildi; çok sayıda Bektaşi tekkesi şeriat ve Hanefi-Sünni çizgiye uygun tarikatlara – özellikle Nakşibendiliğe – devredildi ve bu kesimler Bektaşilerin “dini ıslah”ıyla görevlendirildi. Amaç, Bektaşiliği “Ehl-i Sünnet içinde” eritmekti (Maden 2013; Kara 2023).
Dikkat çekici olan, mevcut araştırmalara göre bu baskıların doğrudan Kızılbaş-Alevilere yansımamış olmasıdır (a.g.e.). Bunun nedeni hem birçok Alevi topluluğunun coğrafi açıdan periferide bulunması hem de devletin bu dönemde henüz Bektaşiler ve Aleviler arasında sistematik bir bağlantı kurmamasıyla açıklanabilir. Bu durum, ancak daha sonraki dönemlerde değişecekti.
Tanzimat’tan II. Abdülhamid’e
Tanzimat döneminin daha ılımlı azınlık politikalarıyla birlikte Bektaşilere yönelik devlet yaklaşımı kısmen değişti. Her ne kadar yasak resmi olarak yürürlükte kalsa da gündelik yaşamda Bektaşilere yeniden etkinlik alanları açıldı. İstanbul başta olmak üzere bazı tekkeler tekrar fiilen Bektaşiler tarafından yönetildi – resmi olarak ise daha önce devredildikleri tarikatlara, özellikle Nakşibendiliğe bağlıydılar (Maden 2013; Soyyer 2012; Kara 2023).
Bu dönemde Bektaşi faaliyetlerinde kısmi bir canlanma yaşandı: Bektaşi öğretilerine ilişkin yayınlar ortaya çıktı, diğer tarikatlarla temaslar arttı ve ikili aidiyetler meydana geldi – örneğin hem Bektaşi hem Rifai, Mevlevi veya Nakşibendi olanlar. Hatta başlangıçta Sünnileştirme amacıyla görevlendirilen kimi Nakşibendi şeyhlerinin Bektaşiliği benimsediği ve hatta Bektaşiliğe intisap ettikleri bile bilinmektedir (a.g.e.).
Bu yeni görünürlük, özellikle Tanzimat’ın son safhasında Bektaşilere karşı sert ve polemik yüklü risaleler kaleme alan ulemanın yeniden sahneye çıkmasına yol açtı. Harputlu İshak Hoca gibi yazarlar, eski düşman imgelerini daha da sertleştirerek Bektaşilik hakkındaki ayrımcı söylemi – devletin daha az baskıcı olduğu durumlarda bile – sürdürdü (Harputlu İshak Hoca 1874). Bu nedenle Tanzimat dönemi, bir yandan sınırlı açılım, diğer yandan da süregelen damgalama ve yapısal marjinalleşmeyle karakterize edilebilecek çelişkili bir dönemdir.
Kızılbaş-Aleviler bu tartışmalarda başlangıçta ikincil bir konumdaydı. Polemiklerde yalnızca nadiren söz ediliyordu; daha çok Bektaşilerin Hurufilerle ilişkisi gündeme geliyordu (Kara 2023). Aleviler ancak II. Abdülhamid döneminde daha belirgin bir şekilde devletin ilgi alanına girdiler (Çakmak 2019). Bu bağlamda birkaç neden öne sürülebilir: İlk olarak, Hristiyan misyonerlerle kurulduğu düşünülen yakınlık. Kırım Savaşı sonrasında Osmanlı coğrafyasında misyoner faaliyetleri arttı. Osmanlı’daki irtidat kanunu nedeniyle misyonerler, Hristiyan ve diğer azınlık gruplara – buna Kızılbaş-Aleviler de dâhildi – yöneldiler. Gerçekte çok az sayıda din değiştirme olayına rastlansa da Aleviler ile misyonerler arasındaki iyi ilişkilerin varsayılması devlet tarafından tehdit olarak algılandı (Karakaya-Stump 2003; Kieser 2000; Çakmak 2019; Kara 2023).
Bununla bağlantılı olarak II. Abdülhamid’in pan-İslamcı siyaseti, dini pratik ve doktrini homojenleştirerek devlet açısından olası bölünme eğilimlerini engellemeyi hedefliyordu. Tashih-i ʿAkâʾid (“inançların ıslahı”) çerçevesinde Sünnileştirmeyi yoğunlaştıran devlet, yalnızca Bektaşileri değil, Kızılbaş-Alevileri de daha yakından hedef aldı. Bir yandan Alevi ve Bektaşi köylerinde cami ve mektep inşalarıyla bu topluluklara yönelik sistematik bir Sünnileştirme hedefleniyordu. Öte yandan Alevi ve Bektaşi faaliyetleri daha sıkı biçimde engellendi; uygulanan baskıcı tedbirlerin bir sonucu olarak Tanzimat’la birlikte ortaya çıkmaya başlayan Alevi-Bektaşi yayınları II. Abdülhamid devrinde tamamen kesintiye uğradı (Çakmak 2019; Clayer 2013; Kara 2023). Böylece Tanzimat’ın çelişkili açılımı II. Abdülhamid döneminde devlet güdümlü bir dini homojenleştirme sürecine evrildi; Alevilik ve Bektaşilik de Sünni norm içine çekilmeye çalışıldı.
Jön Türklerden Cumhuriyete (1908–1925)
1. Abdülhamid dönemi baskıları dikkate alındığında, Bektaşilerin özellikle Balkanlarda muhalefetteki Jön Türklere destek vermeleri ve II. Meşrutiyet’in ilk dönemini büyük bir coşkuyla karşılamaları şaşırtıcı değildir. Önceden kapatılmış tekkeler yeniden faaliyete geçti, yeni tekkeler kuruldu, yayın sayısında artışlar oldu ve birçok Bektaşi İttihat ve Terakki çevreleriyle yakın ilişkiler kurdu. Ancak bununla birlikte Bektaşilik üzerindeki yasak resmi olarak yürürlükte kaldı ve kaldırılmasına yönelik girişimler sürekli devlet tarafından reddedildi (Soyyer 2013; Ahmed Rıfkı 1907–10; Soyyer 2012; Kara 2023).
Aynı dönemde yeni iktidar sahiplerinin Anadolu’daki dini azınlıklara yönelik ilgisi de arttı; bu ilginin kaynağı teolojik meraktan ziyade bu toplulukların yeni rejime sadakatlerindeki belirsizlikti. Bu bağlamda Baha Said, Bektaşiler ve Kızılbaş-Aleviler üzerine araştırmalar yapmakla görevlendirildi ve kapsamlı saha çalışmaları yürüttü (Dressler 2015). Sonuç itibarıyla bu dönemde devlet destekli bir anlatı hâkim hale geldi: Baha Said ve özellikle Fuad Köprülü gibi dönemin etkili yazarları, Aleviliği ve Bektaşiliği birlikte düşünerek “heterodoks Türk halk İslamı” olarak konumlandırdılar. Kültürel olarak “Türk medeniyetinin aracısı” milliyetçi projeye dâhil edilseler de, dini açıdan “heterodoks” görülmeye devam ettikleri için aynı anda dışlanmış bir grup olarak kaldılar (a.g.e.).
Bu çelişkili durum yalnızca söylemsel düzeyde değil, somut siyasette de kendini gösterdi. Merkezi yapılı Bektaşilik ve onun başındaki Çelebi Efendi, dağınık örgütlenmiş Kızılbaş-Alevilere ulaşmak için bir aracı olarak görülüyordu. Bundan dolayı, önde gelen Jön Türkler arasında yer alan Enver ve Talat Paşa Birinci Dünya Savaşı için, ardından Mustafa Kemal ise Kurtuluş Savaşı için Hacıbektaş’ı ziyaret ederek destek toplamaya çalıştılar. Her ne kadar bazı önde gelen Bektaşiler Atatürk’e muhalif bir tavır almış olsalar da dönemin Çelebi Efendisi Kurtuluş Savaşı için binlerce Bektaşi ve Alevi’yi mobilize ederek Cumhuriyet kadrolarına önemli bir destek sağladı. Cumhuriyet rejimi ise bu desteğe, Çelebi Efendi’nin Meclis başkanlarından biri olarak atanması ve Nur Baba gibi karalayıcı kitapların yasaklanmasıyla geçici de olsa bir karşılık gösterdi (Küçük 2002; Zarcone 2002). Buna rağmen epistemik ve siyasal şiddet bu dönemde de devam etti: Büyük ölçüde Kürt-Alevilerin yaşadığı Koçgiri bölgesindeki 1921 isyanının kanlı biçimde bastırılması bu gerilimin erken ve belirgin bir örneğidir (Kızıldağ-Soileau 2021). Ayrıca, 1925 tarihli Tekke ve Zaviye Kanunu ile Cumhuriyet tüm tarikatların kurumsal varlığına son vererek Bektaşilik üzerindeki yasağı fiilen tazeledi; böylece 1826’dan beri yasaklı olan Bektaşilik cumhuriyet döneminde bir kez daha yasaklanmış oldu. Bu yasak, Alevi pratiklerini de önemli ölçüde etkiledi. Bu durum, inançsal çoğulluğu devletin bütünlüğü için bir tehdit olarak gören ve homojenleştirmeyi hedefleyen milliyetçi politikanın en uzun vadeli tedbirlerinden biriydi (Dressler 2015; Küçük 2002; Kara 2023).
Bu açıdan Cumhuriyet, 1826’da başlayan süreci bir şekilde devam ettirdi. 19. yüzyıl boyunca Bektaşi ve Alevi topluluklarının tarihi, dönemsel açılımlara rağmen genel olarak süreklilik gösteren epistemik ve fiziksel şiddet biçimleriyle şekillenmiştir; bu süreç, devletin uzun erimli dışlama ve asimilasyon politikalarını açıkça göstermektedir. Böylece uzun 19. yüzyılın dünya ölçeğindeki dönüşüm dalgaları ile buna eşlik eden homojenleştirme, milliyetçi kurgular, ayrımcılık ve şiddet biçimleri Alevileri ve Bektaşileri de etkilemiştir.
Bibliyografya
Ahmed Rıfkı. Bektaşi Sırrı. 3 cilt. İstanbul, 1907–1910.
Clayer, Nathalie. Arnavutluk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Avrupa’da Çoğunluğu Müslüman Bir Ulusun Doğuşu. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013.
Çakmak, Yalçın. Sultanın Kızılbaşları. II. Abdülhamid Dönemi Alevi Algısı ve Siyaseti. İstanbul: İletişim, 2019.
Dressler, Markus. Writing Religion: The Making of Tfbfdbdurkish Alevi Islam. New York: Oxford University Press, 2015.
Esad Efendi. Üss-i Ẓafer: Yeniçeriliğin Kaldırılmasına Dair. 1828. Haz. Mehmet Arslan. İstanbul: Kitabevi, 2005.
Faroqhi, Suraiya. Der Bektaschi-Orden in Anatolien: Vom späten fünfzehnten Jahrhundert bis 1826. Viyana, 1981.
Harputlu İshak Hoca. Kaşifü’l-Esrar ve Dafiʿü’l-Eşrar. İstanbul, 1874.
Hobsbawm, Eric J. Das lange 19. Jahrhundert. 3 cilt. Darmstadt: wbg, 2022.
Kara, Cem. Sınırları Aşan Dervişler. Bektaşiliğin Kültürel İlişkileri 1826-1925. İstanbul: iletişim, 2023.
Karakaya-Stump, Ayfer. “The Emergence of the Kızılbaş in Western Thought: Missionary Accounts and their Aftermath.” İçinde: David Shankland (ed.), Archaeology, Anthropology and Heritage in the Balkans and Anatolia: The Life and Times of F. W. Hasluck, 1878–1920. 2 cilt. İstanbul, 2004, s. 329–353.
Kieser, Hans-Lukas. Der verpasste Friede: Mission, Ethnie und Staat in den Ostprovinzen der Türkei 1839–1938. Zürih: Chronos, 2000.
Küçük, Hülya. The Role of the Bektashis in Turkey’s National Struggle: A Historical and Critical Study. Leiden: Brill, 2002.
Maden, Fahri. Bektaşi Tekkelerinin Kapatılması (1826) ve Bektaşiliğin Yasaklı Yılları. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2013.
Osterhammel, Jürgen. Die Verwandlung der Welt: Eine Geschichte des 19. Jahrhunderts. Münih: C. H. Beck, 2020.
Soileau, Dilek Kızıldağ. Koçgiri İsyanı: Sosyo-tarihsel bir analiz. İstanbul: İletişim, 2021.
Soyyer, A. Yılmaz. 19. Yüzyılda Bektaşilik. İstanbul: Frida Yayınları, 2012.
Varol, Muharrem. Islahat Siyaset Tarikat: Bektaşiliğin İlgası Sonrasında Osmanlı Devleti’nin Tarikat Politikaları (1826–1866). Yanya, Selanik ve Edirne Tatbikatı. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.
Zarcone, Thierry. Secret et sociétés secrètes en Islam: Turquie, Iran et Asie centrale; XIXe – XXe siècles; Franc-Maçonnerie, Carboneria et confréries soufies. Milan: Archè, 2002.
Profesör Doktor Cem Kara, Hamburg Üniversitesi


