Pazartesi, Mart 16, 2026

Ozan Doğan: “Çingene’den Alevi Olur mu?”

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 299. sayısında yayınlanmıştır.

Başlıktaki  ifade 2023’te doktora tezim kapsamında gerçekleştirdiğim saha görüşmeleri esnasında Roman olmayan bir Alevi tarafından dile getirildi. Merak içeren bir soru cümlesi değildi. Görüşmeci, Çingene olarak adlandırdığı bireylerin Alevi olamayacağını düşünüyordu. Benzer söylemlere Uşak’ta, Elazığ’da, Malatya’da, İstanbul’da fazlasıyla tanık oldum. Tezim 2025 Kasım’ında İletişim Yayınları tarafından “Roman Aleviler” başlığıyla basıldıktan sonra sosyal medyada bu söylemlerle daha sık karşılaştım.

“Çingene’den Alevi olur mu?” ifadesi ikili bir yön barındırır. İlki klişelerle ve kötücül imajlarla yüklüdür. İkincisi ise bilmeme halinden ileri gelir, öğrenmeye açıktır ve negatif yönü daha sınırlıdır. Bu yazıda kötücül imajlarla yüklü olan birinci yön konu edilmiştir.

Adlandırma Paradoksu

Türkiye’de Çingene olarak adlandırılan göçebe kökenli gruplar bu ifadeye kesin bir şekilde karşı çıkar. Birçok il ve ilçede gerçekleştirdiğim görüşmelerde hiçbir birey kendisini Çingene olarak tanımlamadı. Fakat ilginç bir şekilde bu gruplara dahil olmayan bireyler Çingene ismini kullanma konusunda daha ısrarcı ve tartışmaya hevesli görünüyor. Bilhassa kitap basıldıktan sonra adlandırma tartışmalarına fazlasıyla muhatap oldum. Birkaçını aktarayım: “Hocam neden Çingene demiyorsunuz, kokmayın Çingene demekten!”, “Roman diyerek Çingene ismini perdelemeyin!”, “Roman adlandırması yeni kullanılmaya başlandı, bu ifade yanlıştır. Doğru adlandırma Çingene’dir.”

Bir grup/birey kendisini nasıl tanımlıyorsa ona saygı göstermek gerekir. Aksi tutumlar dünyada örneklerine yüzlerce yıldır rastlanan ve Alevi inancını benimseyen bireylerin yakından duyumsadığı inkârcı tutumları gün yüzüne çıkarır. Dolayısıyla mesele çekincelerle yahut perdelemeyle değil, etik tutumla ilgilidir. Günlük hayatta dahi dilimize yerleşmiş Çingene söylemlerini hatırlayalım. Zihnimizdeki Çingene imajlarını yüksek sesle dillendirelim. Karşımıza şunlar çıkar: hırsız, arsız, ahlaksız, inançsız, tembel, kirli, tehlikeli, cahil, küfürbaz, dağınık, işsiz, dilenci, oynak, çıkarcı, yılışık… Türkiye’nin her yanında, bütün inanç çevrelerinde Çingene’ye yüklenen anlamlar olumsuzdur. Lakin bu durum Türkiye’ye özgü değildir. Çingene, Gypsy, Tsiganes, Jat, Nawar, Bosha gibi onlarca isimle adlandırılan göçebe kökenli gruplar dünyanın her yerinde benzer söylemlerin hedefi olur. Yani Afrika’da daAvrupa’da da Kafkaslar’da da durum asırlardır aynıdır.

Kuşaklar boyunca aktarılan olumsuz söylemler bugün de keskin bir şekilde varlığını koruyor. Hal böyleyken kim göğsünü gere gere “Ben Çingene’yim!” diyebilir? Dolayısıyla bu gruplar adına konuşmak ve onların sözcülüğüne soyunmak yerine bu grupların kendi öz etnik adlandırmalarını kullanmak daha isabetlidir. Zira onlar adına konuşmak bir bakıma onların sesini bastırmak, fikirlerini yok saymak ve eşitsizliği muhafaza etmektir. Bu grupların Dedeleri, dernekleri, sözcüleri, bireyleri kendilerini ifade ediyor. Bu sese kulak vermek, anlamaya çalışmak ve nihayetinde kendimizle yüzleşmek gerekir.

Peki dışarıdakinin nazarında Çingene olan bu grup homojen midir? 

Roman olmayan insanlar yaşam tarzı, ten rengi ve geçim stratejileri bakımından benzerlik ilişkisi kurduğu bütün bireyleri Çingene ya da Roman olarak adlandırır. Bu tutum Türkiye’ye özgü değildir, dünyanın her yerinde benzer yaklaşımlara rastlanır. Yüzlerce yıl boyunca konar göçer özellik gösteren gruplar Çingene olarak damgalanmış; etno-dinsel ve kültürel farkları, birikimleri, tarihsel serüvenleri dikkate alınmamıştır. Anadolu’nun hemen her kentinde yüzyılları bulan yerleşikliklerine rağmen Romanların hala yabancı görülmesi ve kentlerin çeperlerine sıkıştırılması ön yargıların/damgaların beslediği etnik sınırların büyüklüğünü gösterir.

Kendisini “Çingene” ile bir tutmayan, onu küçümseyen ve değersiz gören hakim anlayış bütün kesimlere sirayet etmiştir. Hal böyle olunca herkesin bir şekilde karşılaştığı, gördüğü ama düşün dünyasındaki Çingene imajından gayrı pek bir şey bilmediği bir sonuç ortaya çıkar. Bu gruplar “Biz Çingene değiliz” dediklerinde dikkate alınmazlar, “Biz Roman değiliz” dediklerinde ciddiye alınmazlar, “Biz Müslümanız” dediklerinde şüpheyle karşılanırlar, “Biz Aleviyiz” ya da “Sünni’yiz” dediklerinde ise rahatsızlık vesilesi olurlar. Oysa söyledikleri şeyler sıra dışı değildir. Diğer etno-kültürel gruplar söz konusu olduğunda geçerli olabilecek hususlar tabi olarak bu gruplar için de geçerlidir.

Bu yazıda belirtilen nedenlerden kaynaklı Çingene adlandırması tercih edilmemiştir. Türkiye’de özellikle 2009 sonrasında -yani Roman açılımından sonra- yaygınlaşan Roman kavramı genellikle şemsiye bir kavram olarak kullanılır. Roman olmayan gruplar da bu kavramın sağladığı meşruiyet nedeniyle kamusal alanda genellikle bu ismi kullanır. Dolayısıyla dışarıdan bakan gözün Roman (ya da Çingene) olarak adlandırdığı grup homojen özellik göstermez. Rom, Dom, Lom, Abdal, Demirci, Türkmen vb. gruplardan oluşur. Bu grupların ana dilleri, göç yolları, etno-dinsel ve kültürel birikimleri, Alevi inancını benimseme süreçleri farklılık gösterir. Söz konusu farklar bu yazının kapsamını ve sınırlarını fazlasıyla aşar. Lakin düşünülenin aksine göçebe kökenli grupların zengin bir kültürü ve birikimi bulunur. Görmezden gelinen, dikkate alınmayan bu birikim farklı grupların hafızasında kuşaklar boyunca taşınmıştır.

Türkiye’de Yaşayan Roman Alevi Nüfusu Ne Kadardır?

Roman ifadesi esasen etno-kültürel özellik bakımından sadece Romlara işaret eder. Bu yazıda, Abdallar hariç tutularak, ifade, şemsiye bir terim olarak kullanılmış; Rom, Dom, Lom, Demirci vb. gruplar kastedilmiştir. Lakin adlandırma tercihinin farkları silen negatif bir yön barındırdığını belirtmeliyim. Zira bu gruplar arasında önemli farklar mevcuttur. Bu farklar diğer etnik gruplar (Arap, Kürt, Türk gibi) arasında görülen farklar gibidir. Roman Alevi olduğu gibi, Roman Sünni de bulunur. Dom Alevi olduğu gibi, Dom Sünni de vardır. Ya da başka bir inancı benimseyen Lom bireyler de bulunur. Bu durum Romanlara has, egzotik ve şaşırtıcı bir özellik değildir.

Türkiye’de yaşayan toplam Roman nüfusu ve bu nüfus içerisinde Alevilerin oranı bilinmez. Her ne kadar Türkiye’de yaşayan 2-5 milyon dolayında Roman’ın çoğunluğunun Sünni, belirli bir kısmının Alevi/Bektaşi olduğu belirtilse de bu bilgi saha verilerine yaslanmadığı için geçerliliği şüphelidir. Nitekim doktora tezim kapsamında gerçekleştirdiğim saha görüşmeleri, birçok kente yayılan gözlemlerim, Alevi Romanların çeşitli illere yayılan akrabalık ilişkileri ile başka araştırmacılar tarafından yapılmış kimi çalışmalar Türkiyeli Romanlar arasında Alevi inancının yaygın olduğunu düşündürür. Sünnileşme, inancını gizlemek zorunda kalma gibi durumlar da hesaba katıldığında Romanlar arasında Alevi inancını benimseyen nüfusun “belirli bir kısmı” fazlasıyla aştığı söylenebilir. Bu çoğulluğa rağmen Alevilerin etnik kökeni üzerine yapılan çalışmalarda büyük oranda Romanlara atıf yapılmamış ya da yüzeysel değinilerle yetinilmiştir. Yüzbinlerle ifade edilen Roman Alevi grupların, ki Abdallar da bu nüfusa dahil edildiğinde milyonları bulan bir nüfusun, göz ardı edildiği görülür.

Peki, Romanlar neden Alevi inancını benimsemiş diğer etnik grupların yanında zikredilmez? Cevap aslında sır değildir zira Romanların dini ritüellere bağlılıkları yaşadıkları her yerde ve bütün inanç çevrelerinde tartışma konusu olur. Alevi inancını benimseyen bireylerin büyük oranda Alevi inancı ile Roman kimliğini bağdaştıramadığı, Romanların Alevi inancını kendi çıkarları için kullandığı fikrine sahip olduğu görülür. Bu ön kabuller Roman Alevileri diğer Aleviler arasında en alt basamağa yerleştirmeye ve yüksek sesle dile getirilmese de bir önem sıralaması oluşmasına yol açar. Önemli Alevi-önemsiz Alevi, gerçek Alevi-sonradan Alevi ayrımlarının yapıldığı; Roman grupların dikkate alınmadığı, kutsal mekanlarda ve cemevlerinde istenmediği durumlar yaşanır. Dolayısıyla tekil, münferit ve sınırlı bir alana yayılan örneklerden ziyade çok boyutlu ve hacimli sorunlar Alevi toplumunun önünde bulunur.

Cemevlerinde “Etnik Sınırlar” Var mı?

2013 verilerine göre Türkiye’de toplam 948 cemevi, 85 bin civarında ise cami bulunur. 2022’ye gelindiğinde ise kimi AKP milletvekilleri ve bakanlar cemevi sayısının kendi iktidarları döneminde %900 artarak 58 ilde 1585’e ulaştığını belirtir. Resmi statüsü bulunan cemevleri dışında Alevilerin ibadetlerini gerçekleştirdiği dernekler ile yasal statüsü bulunmayan cemevleri de varlığını sürdürür.

Peki kentsel bir olgu olarak şekillenen cemevi bir mekân olarak değerlendirildiğinde “etnik sınırlar” hakkında ne söyler? Soruyu sıra dışı bir özellik gösteren Uşak Işık Çakır Sultan Cemevi örneğine odaklanarak cevaplayalım.

1980’li yılların başında Uşak merkezde, Elmalıdere Mahallesi’nde, halkın çay ocağı olarak kullandığı atıl vaziyetteki bir mekân cemevine çevrilir ve Uşaklı Romanların ibadetlerini gerçekleştirdiği, sosyalleştiği bir mekâna evrilir. Bu fiili mekânın Aleviler açısından kutsal kabul edilen Bulduk Dede türbesinin ön tarafında yer alması sembolik bir anlam taşır. Cemevi 2013 yılına kadar cem törenlerine ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapar. 2013 yılına gelindiğinde ise Uşak Belediyesi’nin katkılarıyla Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde Işık Çakır Sultan Cemevi açılır; takip eden yıllarda belediye, valilik ve milletvekilleri cemevine çeşitli düzeylerde katkı sunmaya devam eder. Uşak Belediyesi, Işık Çakır Sultan Cemevi’nin kurulmasına destek sunarken 1980’li yıllardan bu yana cemevi olarak kullanılan mekânı kaçak olduğu gerekçesiyle yıkar. Fiili cemevinin belediye tarafından yıkılmış olması Alevi Romanların önemli bir bellek mekânın yok olması anlamına gelir. Bu mekânın kuruluşu, işleyişi, burada kurulan ilişkiler başka bir dönemin özelliklerini hatırlatırken 2013 sonrasında Uşak Belediyesi’ne bağlı bir kültür merkezi olarak yasal statü kazandırılan cemevinin varlığı yeni bir ilişkilenme biçimini simgeler. Dolayısıyla meşru zeminden yasal statüye evrilen sürecin Uşaklı Romanları etkileme düzeyi, ilişkilerin ve mekânın değişimi/üretimi kayda değer bir tartışma başlığı olarak belirir.

Uşak’ta cemevi yasal statü kazandıktan sonra da esasta Roman Aleviler tarafından kullanılır, Roman olmayan Aleviler cemevine ilgi göstermez. Roman Aleviler bu durumu dışlama ve damgalamayla; Roman olmayan Aleviler ise esasta güvenlik kaygısıyla açıklar. Her ne kadar Alevi inancında etnik sınırların önemsiz olduğu dile getirilse de söylem ile pratik arasında önemli farklar görülür. Örneğin Işık Çakır Sultan Cemevi’nin “Çingenelerin cemevi” olarak damgalandığı birçok görüşmeci tarafından dile getirildi. Cemevinin ve Işık Çakır Sultan ocağının Dedesi Nazmi Aydedeoğlu Ege Bölgesinin çeşitli illerinde kendisine “Çingenelerin Dedesi” olarak seslenildiğini aktardı. Alevi inancında kutsallık atfedilen bir makamın Çingene söylemine yüklenen olumsuz imajlardan etkilendiği bu örnek etnik sınırların uzandığı boyutu gösterir. Roman olmayan Alevilerin zihin dünyalarındaki Çingene imajı, bu grupların Alevi olamayacağı fikrine kaynaklık eder. Dolayısıyla Çingene ile Alevi inancı arasında ilişki kurduğu, onlara liderlik yaparak meşrulaştırdığı düşünülen Dede de “gerçek Dede” olarak kabul edilmez. Bu ikilikler arasında Işık Çakır Sultan ocağı Dedesi de Çingene olarak damgalanmanın ne anlama geldiğini bizzat yaşar.

Aktarılan örneklerin benzerlerine on yıllardır birçok ilde rastlanır. Nitekim tezimin saha görüşmeleri esnasında Manisa (Akhisar ve Salihli), Antalya, İstanbul, Elazığ, Malatya gibi birçok ilde benzer pratiklerin yaşandığı aktarıldı. Birçok görüşmeci Hacı Bektaş’ta düzenlenen etkinliklerde maruz kaldıkları dışlamayı anlattı. Roman olmayan Aleviler tarafından küçümsenen, değer verilmeyen, dikkate alınmayan Roman Aleviler kendilerini “ezilenin dahi ezdiği bir halk” olarak tanımlıyor. Belki de bu nedenle Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anma Törenleri’nde yıllar boyunca Roman ve Abdal gruplara yönelen öfke dalgası Alevi toplumunun gündeminde yer almadı, görülmedi ya da görmezden gelindi.

Roman Aleviler, Aleviler arasında maruz kaldıkları dışlamanın son bulacağına inanmıyor. Yaşadıkları dışlama pratikleri nedeniyle derin bir duygusal kırılma yaşıyorlar. Örneğin; 4-5 Ekim 2025’te Garip Dede Dergahı’nda gerçekleştirilen “Alevilerin Örgütlenme Manzarası – Sorunlar, İmkânlar ve Arayışlar Çalıştayı”nda Abdal derneklerinin temsilcileri İstanbul’da yaşayan Abdalların kendilerine ait bir cemevi talep ettiklerini dile getirdi. Gerekçe olarak şunları belirttiler: “Cemevlerinde dışlanıyoruz ve ibadetimizi gönül rahatlığıyla yerine getiremiyoruz.”

Roman Aleviler yüzlerce yıllık ocak sistemleriyle, Dedeleriyle, zakirleriyle, rehberleriyle ve kuşaklar boyunca aktarılan hafızalarıyla Alevi inancının Anadolu’daki önemli bir parçasıdır. Bu nedenle Roman Aleviler, tıpkı diğer bireyler gibi Alevi kurumlarında söz sahibi olmak istiyor. Cemevleri, Alevi kurumları ve Alevi toplumu Türkiye’nin hemen hemen her kentinde yaşayan Roman Alevilerin (ve Abdalların) seslerine kulak vermelidir. Onlar adına konuşan, yargılayan, sorunları bildiğini dile getiren hakim bir dil yerine gerçek manada dinlemeye, anlamaya ve duygudaşlık geliştirmeye yönelen bir tutum benimsemelidir. Aleviler yüzlerce yıldır maruz kaldıkları ötekileştirici söylemleri kendi içlerinde üretmemelidir. Bu nedenle önce kullanılan dilden başlanabilir. Kötücül imajlarla yüklü olan Çingene söylemi terk edilerek farklı gruplardan oluşan Roman Alevilerin kendi öz adlandırmaları kullanılabilir. Eşitsizlik içeren bütün seslenme biçimleri bırakılarak sözde değil pratikte eşit yurttaşlar olunduğu gösterilebilir.

Kuşaklar boyunca aktarılan kalıp yargıları aşmak çok zor fakat imkânsız değil. Yeter ki mevcut duruma gerçekçi bir şekilde bakabilme, onunla yüzleşebilme ve sorunları aşabilme kabiliyeti gösterilsin. Zira bu, bir lütuf değildir. Nihayetinde can alıcı soru şudur: Roman Aleviler görmezden gelinmeye devam mı edilecek ya da görüyormuş gibi yapılıp daha ustalıklı bir görmeme tavrı mı benimsenecek? Bunların tersi olmasını diliyorum.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Doç. Dr. Kumru Berfin Emre: Alevi Medyası Olarak Alevilerin Sesi Dergisi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Medya kavramı...

İsmail Kaplan: Alevilerin Sesi bu günlere nasıl geldi?

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Alevilerin Sesi...

Recai Aksu: Tarihe Belgeler Bırakan Bir Dergi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Sevgili Alevilerin Sesi Okuyucuları, Alevilerin...

Necdet Saraç: Müthiş Yıllardı

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. 1963-70 döneminde...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?