Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 304. sayısında yayınlanmıştır.
Alevilerin Sesi Dergisi Yayın Kurulu üyemiz Sayın Prof. Dr. Şükrü Aslan’a emeklilik döneminde sağlık, huzur ve başarılar diler; değerli akademik ve yazın çalışmalarının devamını temenni ederiz.
Fransız düşünür ve sosyolog Pierre Bourdieu, sosyoloji bilimini “dövüş sporu” metaforuyla tarif etmeye çalışır. Burada Bourdieu’nün kastettiği, egemen tahakküm aygıtlarının sembolik şiddeti karşısında sosyolojinin nasıl ezilenlerin bir savunma aracına dönüşebildiği ve iktidarların sakladığı toplumsal gerçeklerin sosyolojinin eleştirel düşünme tarzı sayesinde nasıl açığa çıkarıldığı ve görünür kılındığıdır. Toplumu bütün yönleriyle araştıran sosyoloji, tam da bu bakımdan bize hakikatte olan bitenin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyma iddiasına sahiptir ve hakikatin savunusu bu bilimin temel ilkelerinden biridir. Tarihsel süreç içerisinde bazı hakikatler, egemen sınıflar, iktidarlar ya da devletler tarafından “herkesin bildiği sırlara” dönüştürülebilirler ancak sosyolojinin eleştirel ufku ve etik ilkeleri sosyoloğu bu sırların neler olduğunu topluma anlatmakla yükümlü tutar. Dolayısıyla sosyolog, eğer mesleği ve bilimi eleştirel bir yerden konumlandıracaksa her seferinde bir haysiyet sınavı ile karşı karşıya kalır: Gerçekleri araştırmak ya da sessizliği yeniden üretmek. Geçtiğimiz aylarda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden emekli olan Prof. Dr. Şükrü Aslan, sessizliğe ortak olmak yerine taşıdığı risklere rağmen hakikati ısrarla savunan bir akademik yaşamı tercih etmiş emsal isimlerden biridir.

Bu bağlamda Şükrü Hocanın ilk kez 2010 yılında yayınlanan ve editörlüğünü yaptığı Herkesin Bildiği Sır: Dersim (İletişim Yayınları) kitabının, onun hem çalışma alanlarını hem de akademik yaşamındaki tutumunu anlamak açısından sembolik bir yere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Herkesin Bildiği Sır: Dersim hem kişisel olarak benim hem de benim kuşağımdan genç akademisyenler için sembolik açıdan çok fazla şey ifade ediyor. Kitap ilk yayınlandığında bir değerlendirme yazısı yazmak için okumuştum ve bunun ardından hem etnisite çalışmaları hem de Şükrü Hoca ile tanışma fırsatım oldu. O günden bu yana onun akademik yaşamının yakın tanıklarından biri oldum ve birlikte başka çalışmalar yapma fırsatım da oldu. Dolayısıyla bu yazı aynı zamanda onun “herkesin bildiği sırları” yazma çabasına bir öğrencisinin yakın tanıklığı hakkındadır.

Şükrü Aslan, lisans, yüksek ve doktorasını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yaptıktan sonra sosyoloji alanında doçent ve profesör oldu. Bu üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde uzun yıllar ders verdi, çok sayıda lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi yetiştirdi. 1 Mayıs Mahallesi: 1980 Öncesi Toplumsal Mücadeleler ve Kent başlığıyla yayınlanan (İletişim Yayınları) doktora çalışması, kentsel yaşama toplumsal mücadeleler perspektifinden bakan öncü çalışmalardan biri olarak literatürde yer alıyor. Benim de öğrencilik yıllarımda takip ettiğim etnisite, nüfus ve iskan hakkındaki lisansüstü dersleri sayesinde çok sayıda öğrenci etnisite çalışmalarını tanıdı, sevdi ve bu alanda tez yazdı. Şükrü Hocanın kent, toplumsal hareketler, etnisite çalışmaları alanlarında 20’nin üzerinde kitapta ve onlarca makalede imzası bulunuyor. Onlarca konferansta konuşma yaptı ve muhtemelen kendisinin bile hesaplayamayacağı sayıda ve farklı kentlerde ve mekanlarda konuşmalar gerçekleştirdi. Sadece Dersim 38 hakkındaki çalışmaları değil, Pülümür, Hozat, Nazimiye, Mazgirt, Ovacık (Ütopya Yayınları) gibi daha önce neredeyse hiç çalışılmamış Dersim’in ilçeleri hakkında hazırladığı hacimli çalışmalar, bu konudaki tarih ve sosyoloji literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor. Türkiye’nin Etnik Coğrafyası 1927-1965 Ana Dil Haritaları, Dersim’i Parantez’den Çıkarmak, Belleklerdeki Dersim 38 gibi çalışmaları etnisite, dil, kimlik, toplumsal hafıza, kent, Türkiye’de ulus inşası, Alevilik ve Dersim hakkındaki literatürün saygın çalışmaları olarak kabul ediliyor. Tüm bu çalışmaların ortak perspektifinin “herkesin bildiği sırları” bilimin eleştirel süzgecinden geçirerek görünür kılmak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira bu tutum Şükrü Hoca’nın akademik araştırmayla olan etik bağını, prensiplerini ve ölçütlerini yansıtmaktadır.

Şükrü Hocanın Pülümür’ün Salördek/Salurik köyünde başlayan yaşamı onun akademik yaşamı kadar hayat felsefesi için de bir toplumsal ve tarihsel bağlam oluşturuyor. Büyüdüğü coğrafyanın sorunları, tarihsel gerçekleri ve toplumsal belleği akademik yaşamının her zaman merkezinde yer aldı. Dersim’in kayıp kızlarından bir annenin ve misafir işçi olarak Almanya’ya göç etmiş ve orada hayatını kaybetmiş göçmen ve emekçi bir babanın oğlu olarak onun yaşamı aynı zamanda Türkiye’deki kimi köklü toplumsal sorunlara bir sosyoloğun tanıklığı anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle onun yaşamı, bu toplumsal sorunların etkilediği nesnesi ve de bu sorunları araştırmaya anlamaya çalışan öznesiydi. Dersimli bir Alevi olmanın tarihsel yükünü bir an bile etnosentrizme düşmeden sabırla ve özenle taşıdı. Yaşadığı ve tanık olduğu acıların onun objektif tutumunu sarsmasına izin vermedi. Bu açıdan Şükrü Hocanın akademik yaşamı Türkiye’nin toplumsal tarihi içerisinde kendine özgü bir konumu temsil ediyor. Tarih boyunca dışlanmış, ayrımcılığa maruz kalmış, politik şiddetin hedefi olmuş kırılgan bir kimliğin parçası olarak bu kimliğin maruz kaldığı ötekileştirmeyi yaşamı boyunca deneyimlemiş, aile belleğinde ve otobiyografisinde Dersim 38’i bütün etkisiyle yaşamış birinin profesörlüğe uzanan akademik yolculuğunun ne denli zorluklarla dolu olduğunu anlamak için Şükrü Hocayı yakından tanımaya gerek yok sanırım. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihini biraz bilmek bile bu zorlu yolculuğu tahmin etmek için yeterli olabiliyor.
Şükrü Hoca akademik yaşamında inandığı etik ilkeleri güncel güç dengelerine göre revize etmedi. Araştırmalarını, seminerlerini ve tüm bilimsel çalışmalarını meslekte yerine getirilmesi gereken zorunlu faaliyetlerin bir parçası olarak değil toplumsal meseleler karşısında etik ve eleştirel bir tutumun ürünleri olarak tasarladı. Bu bakımdan akademik yaşamını sadece yazmak ve ders vermekle sınırlandırmadı aynı zamanda mesleğini toplumsal sorunlara müdahil olan ve onları değiştirmeye çalışan bir sosyoloji pratiği ile bütünleştirdi. Örneğin baştan sona emek verdiği Pülümür’deki Cemal Süreya Kültür ve Bellek Evi, onun bu müdahil tutumunu yansıtan önemli örneklerden biridir. Şükrü Hoca Dersim’in kayıp kızlarından birinin oğlu olarak içinden çıktığı coğrafyanın toplumsal sorunlarını hiçbir zaman simgesel bir rant ya da maddi kazanç aracı olarak kullanmadı. Onu yakından tanıyanlar, annesi Huriye Aslan’ın yaşadığı acılarla ilgili söylediği “Taş olsaydım erirdim, toprak idim dayandım!” sözündeki sabır ve dirayetin onda da karşılık bulduğunu gözlemler. Sakinliği nezaketi, yardımseverliği, mütevaziliği ve hiç kimseye ayrımcılık uygulamadan eşit bir yerden yaklaşan demokrat tutumu sadece öğrencilerini ve çalışma arkadaşlarını değil onu tanıyan herkesi derinden etkiledi. Araştırma yapmaya tutkuyla olan bağlılığına yakından tanıklık edenler onun emekliliği bir son durak değil yeni başlangıçlar için bir fırsat olarak gördüğü konusunda hem fikirdir.

