Pazartesi, Mart 16, 2026

Müge Yangöz: Kimse Gelmeyecek

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 299. sayısında yayınlanmıştır.

Kurtuluşu dışarıda aradığımız her an, kendi özne konumumuzu sessizce askıya alırız. Oysa özgürlük, ertelenebilecek bir vaat değil; şimdi ve burada üstlenilen bir sorumluluktur.

İnsan, varoluşunun kırılganlığını ilk kez fark ettiğinde çoğu zaman kendi dışına yönelir. Bu yönelim, varoluşsal kaygının en temel dışavurumlarından biridir. Hayat zorlaştığında, yol belirsizleştiğinde, yük ağırlaştığında; insan bu yükü hafifletecek bir dış özneye tutunmak ister. Bu tutunma çoğu zaman bir figür, bir kişi ya da anlamla yüklenmiş bir imge üzerinden kurulur. Sanki biri çıkıp gelecek, karmaşayı düzenleyecek, içimizdeki boşlukları dolduracak ve bizi olduğumuz yerden alıp daha güvenli bir yere taşıyacaktır.

Bu beklenti umut gibi görünse de, aslında insanın kendine kurduğu en sessiz tuzaklardan biridir.

Simone de Beauvoir’in Olgunluk Çağı’nda vurguladığı gibi, kurtuluşu bir başkasında görmek bireyin kendi özne konumunu askıya alması anlamına gelir. Beauvoir için özgürlük, başkasına devredilebilecek bir durum değildir; bireyin kendi eylemleriyle kurduğu, kaçınılmaz bir varoluş koşuludur. Dolayısıyla kurtuluşun dışsallaştırılması, bireyin kendini nesneleştirmesiyle sonuçlanır. Bu yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda ontolojik bir kırılmadır.

Oysa varoluşun temel gerçeği şudur: Kimse gelmez. En azından bizi bütünüyle kurtaracak biri gelmez. Bu, umutsuz bir tespit değildir; aksine özgürlüğün başlangıç noktasıdır. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar başka hayatlara sığınırsa sığınsın, sonunda dönüp dolaşıp yine kendisiyle karşılaşır. Varoluş, ertelenemez bir yüzleşmedir. Başkaları bu yüzleşmenin tanıkları olabilir; ama onu bizim yerimize yaşayamazlar.

Belki de bu yüzden bazen kimseye tutunmamak gerekir. Bu, kimseyi sevmemek ya da yalnızlığa övgü dizmek değildir. Aksine, insanın kendi ağırlığını ilk kez gerçekten hissettiği andır. Tutunacak bir dal olmadığında insan ellerine bakar ve onların ne kadar güçlü olduğunu fark eder. Kendiyle kalabilen biri, başkasını hayatının merkezi hâline getirmez; onu hayatına dahil eder.

Özgürlük çoğu zaman yanlış anlaşılır. Özgür olmak, kimseye ihtiyaç duymamak değildir. İnsan sosyal bir varlıktır; sevmeye, bağlanmaya, paylaşmaya ihtiyaç duyar. Ancak özgürlük, bu ihtiyaçların insanın varlığını tanımlamasına izin vermemektir. Birine ihtiyaç duysak bile, onsuz da var olabileceğimizi bilmek… Özgürlük tam olarak burada başlar. Bir başkası gittiğinde hayatın tamamen çökmeyeceğini, içimizde hâlâ ayakta kalan bir yer olduğunu fark ettiğimiz anda.

Belki de olgunluk tam olarak budur: Kurtuluşu dışarıda aramaktan vazgeçmek. Birinin gelip bizi tamamlamasını beklemek yerine, kendi eksiklerimizle yaşamayı öğrenmek. Başkasında kaybolmak yerine, kendimizde kalabilmek. Çünkü insan, ancak kendi ağırlığını taşıyabildiğinde bir başkasıyla yan yana durabilir. Ve ancak o zaman kurulan bağlar bir kurtuluş değil, gerçek bir paylaşım olur.

Yeni yıl da çoğu zaman bu dışsallaştırma arzusunun bir başka biçimi olarak karşılanır. Sanki takvimdeki bir sayı değiştiğinde, içimizdeki karmaşa kendiliğinden düzene girecekmiş gibi. Oysa yeni yıl, bizi kurtaracak bir eşik değil; kendimizle yeniden karşı karşıya kaldığımız bir duraktır. Değişen zamanın kendisi değil, onunla ne yapmayı seçtiğimizdir.

Bu nedenle yeni yıl dilekleri çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Dileklerimizi bir “gelecek ben”e ya da belirsiz bir zamana havale ederiz. Oysa yaşam ertelenebilen bir proje değildir. Yeni yıl, daha iyi bir versiyonumuza kaçış değil; bugünkü hâlimizle kalmayı göze alma cesaretidir. Kendimizi tamamlanmamış, eksik ve kırılgan hâlimizle kabul edebildiğimiz ölçüde, önümüzdeki zaman gerçekten “yeni” olabilir.

Bu yüzden yeni yıla girerken belki de tek gerçek temenni şudur: Kimsenin gelip bizi kurtarmasını beklemeden, kendi hayatımızın öznesi olmayı sürdürebilmek. Yeni bir yıla değil, kendi sorumluluğumuza adım atmak. Çünkü zaman değişir, yıllar geçer; ama insan ancak kendisiyle kalabildiğinde gerçekten ilerler.

Müge Yangöz

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Doç. Dr. Kumru Berfin Emre: Alevi Medyası Olarak Alevilerin Sesi Dergisi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Medya kavramı...

İsmail Kaplan: Alevilerin Sesi bu günlere nasıl geldi?

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Alevilerin Sesi...

Recai Aksu: Tarihe Belgeler Bırakan Bir Dergi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. Sevgili Alevilerin Sesi Okuyucuları, Alevilerin...

Necdet Saraç: Müthiş Yıllardı

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 300. sayısında yayınlanmıştır. 1963-70 döneminde...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?