Cuma, Ekim 9, 2026

Kazım Gündoğan: Çorum Pogromu ve Sivas Katliamı Bağlamında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kizilbaslara/Alevilere Yönelik Devlet Şiddetinin Sürekliliği

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 304. sayısında yayınlanmıştır.

Çorum Pogromu (1980) ve Sivas Katliamı (1993), Dersim Tertelesi (1937–38) ve Maraş Pogromu (1978)’ndan sonra Cumhuriyet Türkiye’sinin Alevi/Kızılbaşlar ve devrimcilere yönelik kitlesel şiddetinin en görünür ve en travmatik örnekleri arasındadır. Bu iki olay çoğu zaman belirli tarihsel anların “toplumsal çatışması” olarak sunulsa da, daha derin bir tarihsel analiz bu yaklaşımın yetersiz ve geçersiz olduğunu göstermektedir. Çorum ve Sivas, kendiliğinden gelişen kitle taşkınlığı veya çatışması değil; Alevi topluluklarının yüzyıllardır maruz kaldığı ötekileştirme, nefret, asimilasyon, kriminalizasyon ve yapısal şiddet rejiminin kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Kızılbaş/Alevilere yönelik sistemli saldırılar yalnızca nefretle zehirlenmiş İslamcı toplumsal grupların veya genel toplumsal önyargıların sonucu değildir. Bu saldırılar, tarihsel olarak devletin ideolojik aygıtları, resmî din politikaları ve güvenlik/şiddet mekanizmaları tarafından doğrudan ya da dolaylı biçimde üretilen bir siyasal/ideolojik iklim içinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, diğer kırım ve pogromlarda olduğu gibi Çorum ve Sivas’ı anlamak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan karanlık devlet aklının sürekliliğini incelemeyi gerektirir.

Osmanlı’da Kızılbaşlık/Alevilik ve Nefret Politikaları

Kızılbaş/Alevi inancına mensup topluluklara yönelik sistematik baskının kökleri büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurumsallaşmıştır. Özellikle 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim döneminde, Kızılbaş topluluklar yalnızca teolojik sapkınlıkla değil, aynı zamanda siyasal ihanetle ilişkilendirilmiştir. Çaldıran Savaşı öncesinde ve sonrasında on binlerce Kızılbaş’ın öldürüldüğüne dair tarihsel kayıtlar artık herkes tarafından bilinmektedir.

Bu süreçte “Kızılbaş” kimliği şu özelliklerle kodlanmıştır: İslam dışı sapkın inanç, devlete sadakatsiz, güvenilmez ve gerektiğinde ortadan kaldırılması meşru görülen bir topluluk olarak tanımlanmış ve nefret objesi olarak merkezi devlet aklı tarafından İslam toplumuna enjekte edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hilafetçi/İslamcı politikaları, dönemin dinî otoriteleri tarafından fetvalara dönüştürülmüş (Ebu Suud’un Kızılbaşları öldürmenin, malına ve canına el koymanın caiz olduğuna dair fetvaları vb.) ve aynı zamanda toplumsal hafızayı biçimlendiren temel bir ideolojik kaynak hâline gelmiştir. Yüzyıllar boyunca Kızılbaş/Alevilere yönelik politikaların ve nefret söyleminin temelini bu zihinsel yapı oluşturmaktadır.

Cumhuriyet Döneminde Süreklilik ve Homojenleştirme Politikaları

Hilafetçi Osmanlı rejiminin yıkılışıyla birlikte Cumhuriyet’in, laiklik temelinde yeni bir yurttaşlık anlayışı inşa ettiği ileri sürülse de, Kızılbaş/Alevilere yönelik devlet yaklaşımında Osmanlı’dan miras kalan dışlayıcı ve nefret kodlarının önemli ölçüde korunduğu ve sürdüğü görülmektedir.

Cumhuriyet’in makbul vatandaş modeli, Türk etnik kimliği ve İslam dini kimliği esas alınarak burjuva devletle uyumlu kimlik etrafında şekillendi. Bu çerçevenin dışında kalan topluluklar ya doğrudan asimilasyona zorlandı ya da potansiyel tehdit olarak kodlanarak devlet şiddetinin hedefi hâline konuldu. 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nın içeriği ve hedefini dile getiren dönemin Başbakanı İsmet İnönü, “Vazifemiz Türk vatanı üzerinde bulunan herkesi Türk ve Türkçü yapmaktır. Bunu kabul etmeyenleri sistemli biçimde kesip atacağız” demektedir.

Osmanlı’da “katli vacip” olarak kodlanan Kızılbaşlar/Aleviler, Cumhuriyet döneminde de “kesilip atılacaklar” kategorisine yerleştirilir.

Bu politikanın en çarpıcı örneği Dersim Tertelesi/soykırımıdır. Dersim’de, 16. yüzyıldan devralınan devlet aklının Cumhuriyet’le devam ettirilmesinin en rafine sonucu görülmektedir. Dersim, Kürt/Zaza Kızılbaş toplumunu İslamlaştırma ve Türkleştirme amacıyla 1925 yılından itibaren rafine edilmiş bir politikanın uygulanmasıdır.

Dersim Tertelesi, Cumhuriyet devletinin Kızılbaş/Alevi topluluklara karşı Osmanlı’dan devraldığı kitlesel şiddeti meşrulaştırdığı ve sürekliliğini sağladığı önemli bir dönemeçtir.

4 Temmuz Çorum Pogromu (1980)

“Çorum Katliamı” yerine “Çorum Pogromu” kavramının daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Pogrom, belirli bir dinî veya etnik topluluğa karşı organize kitle şiddetini; yağma, kundaklama ve devletin aktif ya da pasif desteğini içeren bir kavramdır. Çorum’da yaşananlar bu tanıma büyük ölçüde uymaktadır.

Bilindiği üzere devletin resmî söylemi olayları çoğu zaman sağ-sol çatışması olarak lanse etmiştir. Ancak bu açıklama gerçeği perdelemektedir. Hedef alınan kesimlere bakıldığında saldırıların esas olarak Kızılbaşlara/Alevilere, devrimcilere, sosyalistlere, ilerici ve demokrat toplumsal kesimlere yöneldiği görülmektedir.

Devletin doğrudan ve dolaylı olarak örgütlediği paramiliter güçler, nefretle zehirledikleri İslamcı topluluklarla birlikte Kızılbaş/Alevileri sistematik biçimde “komünist”, “dinsiz”, “İslam düşmanı”, “sapkın” olarak damgaladı. Bu söylem yalnızca genel bir propaganda değildi; şiddeti meşrulaştıran ideolojik hazırlıktı. Önce hedef gruplar nefret objesi hâline getirildi, hazırlıklar yapıldı, ardından toplumsal korku üretildi ve nihayet organize saldırılar başladı.

Çorum’da saldırgan grupların hedef mahalleleri bilmesi, saldırıların günlerce sürmesi ve güvenlik güçlerinin bırakın tarafsız kalmayı adeta yönlendirmesi ve sivil olarak aktif görev alması, olayların spontane bir “sağ-sol çatışması” olmadığını açıkça göstermektedir. Burada kritik soru şudur: Devletin bilgisi, yönlendirmesi, doğrudan veya dolaylı desteği olmadan bu ölçekte organize şiddet mümkün olabilir miydi?

1980 Mayıs ayının sonundan başlayarak 4 Temmuz’a kadar devam eden baskılar, saldırılar, işkenceler, ev ve işyeri kundaklamaları, yağmalar ve öldürmeler… Bu durum, devletin Çorum’da yükselen örgütlü toplumsal mücadeleyi bastırmak; Kızılbaş/Alevi toplumunun kentleşme sürecinde Çorum ekonomisi, sosyal ve kültürel yaşamı ile siyasetinde edindiği toplumsal statüyü engelleme, parçalama ve tasfiye etme siyasetinin bir sonucudur. Adeta demografik yapıyı Türk/İslam politikaları üzerinden dizayn etme saldırısıdır.

Sonuç olarak; yüzlerce ev ve işyeri kundaklanmış, yüzlerce aile göç ettirilmiş, mülkleri gasp edilmiş; yüzlerce kadın, çocuk, yaşlı ve genç yaralanmış ve bilinen rakamlara göre de 57 kişi katledilmiştir. Bununla da yetinilmemiş; devlet, mağdur olan bu toplumsal kesimlere yönelik sistemli gözaltı, tutuklama, işkenceye tabi tutma ve biçimsel yargılamalarla uzun yıllar hapishanelerde tutma politikaları uygulamıştır.

Devletin bu tür vahşet politikalarında yapısal bir deneyime sahip olduğu bilinmektedir. 6–7 Eylül 1955 yılında İstanbul’da Rum azınlıklara yönelik pogromun bir benzeri Maraş ve Çorum’da gerçekleştirilmiştir.

Çorum Pogromu’nun bir başka yanı vardır ki yaşamsal öneme sahiptir. O da direniştir. Tıpkı Maraş’taki devrimcilerin direnişi gibi… Çorum’da yaşayan Kızılbaş/Aleviler başta olmak üzere bütün demokrasi güçleri, devrimcilerin önderliğinde direnmişlerdir. Eğer bu direniş olmasaydı Çorum’da çok daha vahşi bir pogrom ile karşı karşıya kalınırdı. Sonuçlar çok daha ağır olabilirdi.

2 Temmuz Sivas Katliamı (1993)

Çorum Pogromu’ndan on üç yıl sonra, bu kez Sivas’ta Kızılbaş/Alevi toplumunun ve Türkiye demokrasi güçlerinin kolektif hafızasında derin bir yara açan başka bir katliam yaşandı.

2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli kuşatıldı ve ateşe verildi. Otelde bulunan 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Aralarında Türkiye düşün dünyasının çok önemli isimleri vardı.

Sivas’ta yaşananların spontane geliştiğini söylemek güçtür. Hele bunun bir grup İslamcı veya faşistin toplumu galeyana getirerek çıkardığı bir olay olarak tanımlamak veya kabul etmek kesinlikle doğru olmaz. Katliam öncesinde sistematik hedef gösterme, nefret söylemi ve dinsel kışkırtma için yapılan hazırlıklar, sonraki yıllarda daha da net olarak anlaşıldı. Karanlık güruh bir anda oluşmadı; organize edildi, yönlendirildi ve saldırıya geçirildi.

Peki organizasyonu kim yaptı? Elbette tıpkı 6–7 Eylül 1955 İstanbul’da, 1978 Maraş’ta, 1980 Çorum’da, 1995 Gazi’de olduğu gibi işin başında, içinde ve sonucunda tüm kurumlarıyla devlet vardı.

Türkiye’de devlete rağmen bu kapsamda bir katliamın yaşandığı bilgisine sahip değiliz. Dolayısıyla bir yerde din, ırk, ideoloji/siyasi nedenler ve mülke çökme amaçlı bir durum varsa, orada mutlaka bir devlet aklının olduğunu artık deneyimlemiş durumdayız.

Şayet devletin doğrudan bir rolü olmamış olsaydı ve gerçekten “İslamcılar” veya “Türk ırkçıları”nın kendiliğinden bir saldırısı, katliamı olmuş olsaydı; saatlerce süren kuşatmaya müdahale eder, dağıtır ve engellerdi. Madımak Oteli güvenlik güçleri tarafından barikat kurularak korunurdu. Yangın çıkarılmış olsa bile seri biçimde müdahale edilir, söndürülür veya içeride olan insanlar tahliye edilirdi.

Ve sonrasında çok etkin bir soruşturma, tutuklama ve cezalandırma süreci yaşatılır; devlet vatandaşlarının mal ve can güvenliğini koruyamadığı için ilgili bakanlar veya yetkili kişiler istifa eder, toplumdan özür dilenirdi. Yaraların sarılması için devlet tüm olanaklarıyla seferber olurdu.

Oysa tam tersi oldu; Cumhurbaşkanından Başbakana, bakanlardan diğer yetkililere kadar hepsi katliamı meşru göstermek ve suçlarını perdelemek için seferber oldular; utanç verici itiraflarda bulundular.

Sonuç

Kızılbaş/Alevilere, gayrimüslim topluluklara, Kürtlere ve sosyalistlere yönelik şiddeti münferit kitle taşkınlıkları veya “gerici, faşist grupların saldırıları” olarak açıklamak tarihsel, toplumsal ve siyasal gerçekliğe denk düşmez. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan yaklaşık 400 yıllık süreç boyunca karanlık devlet aklı incelendiğinde; Kızılbaş/Aleviler, Ermeniler, Asuriler, Kürtler ve (son 100 yıl) sosyalistler/komünistler karanlık devlet aklının ötekileştirme ve homojenleştirme politikalarının hedefinde olmuşlardır. Meseleye bu tarih bilinci ve sınıf mücadelesi perspektifiyle bakmanın sorunun anlaşılmasında belirleyici bir rolü olacaktır.

Bu anlamda; Maraş ve Çorum Pogromu, Sivas Katliamı bu tarihsel sürekliliğin modern örnekleridir. Her iki olay da göstermektedir ki Kızılbaş/Alevilere yönelik şiddet; tarihsel olarak beslenmiş, ideolojik olarak meşrulaştırılmış ve kurumsal düzeyde son derece planlı biçimde organize edilmiştir.

Ortalama 400 yıllık bir devlet aklıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kabul ederek başlamalıyız. Bu, ezilenlerin yüzleşmesi gereken en önemli hakikattir. Zira yapısal bir şiddet mekanizmasını tanımlamadan onunla mücadele edilemez.

Gerçek yüzleşme yalnızca mağdurları anmakla mümkün değildir. Haklar ve özgürlükler için mücadele ederek yasal ve anayasal statü kazanmak için devletin karanlık aklını ve suçlarını ortaya koymak, sorumluluğu üstlenmek ve toplumsal hafızayı onarıcı adalet temelinde yeniden kurmayı zorunlu hâle getirmek gerekir.

Katliamlar, pogromlar ve soykırımlar üzerine inşa edilmiş ve yapısal şiddeti bir var olma stratejisi olarak benimsemiş bir devlet aygıtı sorgulanmadan ve değiştirilmeden; bu süreçte rol almış kişi ve kurumlar birer suçlu olarak tarihin kanlı sayfasına yazılmadan ve tüm suçların ve suçluların “cezasızlık” politikalarıyla “kahraman” ilan edildiği bir zihniyetle hesaplaşmadan yeni kırım, asimilasyon ve bilumum kötülükleri engellemek mümkün olmayacaktır.

Yeni bir sorgulama, düşünüş, tanımlama ve mücadele hattına ihtiyaç vardır. Bunun ilk önemli adımı ise resmî ideoloji ve resmî tarihle köklü bir yüzleşme, resmî ideolojinin ürettiği kavramlarla düşünmeyi reddetmek olmalıdır. Aksi yaklaşımda ne hakikat açığa çıkarılabilir ne de doğru bir mücadele hattı oluşturulabilir.

Çorum Pogromu ve Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin anısına saygıyla…

01 Temmuz 2016

Kazım Gündoğan (Arastırmacı, Yazar)

 

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Cafer Yüceer (Seyit Rıza’nın Torunu): AĞDAT…

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. Ey göklerin...

Yılmaz Kahraman: Hatırlamak, yüzleşmek, sorumluluk almak: Zini Gediği ve Tertelê 1937/38

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. 8 Ağustos...

Cafer Yüceer (Seyit Rıza’nın Torunu): Kara Harflerle Yazılan Geçmişten, Umutla Açılan Yarına

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. YAŞANAN HER...

Duygu Kıt: Zini Gediği’nde 88 yıl sonra kemikler bulundu

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. Zini Gediği’nde...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?