Pazartesi, Aralık 15, 2025

Kadıncık Ana Heykelini Yaratan Heykeltraş Gülşah Akbulut: O Kadim Bilgeliği, Sevgiyi, Işığı Görünür Kılmak İstedim

Date:

Bu röportaj Alevilerin Sesi dergisinin 294. sayısında yayınlanmıştır.

Röportaj: Erdal Kılıçkaya

Kadıncık Ana Anıtı, yalnızca bir heykel değil; bir inancın, bir dayanışmanın ve bir kadının elinden doğan kolektif bir hafızanın simgesi. Avrupa’nın ilk resmî Cemevi olan St. Pölten Cemevi’nin yaşaması için verilen mücadeleye sanatla nefes katan bu anıtın ardında, formun ötesinde bir anlam arayışı var. Heykeltıraş Gülsah Akbulut, doğanın ritminden, Alevi inancının ışığından ve kadın emeğinin gücünden beslenerek, Kadıncık Ana’nın hikâyesini metalin diliyle yeniden anlatıyor. Bu röportajda, sanatçının içsel yolculuğuna, anıtın yaratım sürecine ve bir toplumun belleğini taşımak üzerine derin düşüncelerine tanıklık ediyoruz.

Şimdi, Gülsah Akbulut’un kendi anlatımıyla bu anlamlı yolculuğun kapılarını aralıyoruz.

Önce sizi tanıyarak başlayalım. Sanat yolculuğunuz nasıl başladı? Heykelle ilk bağınızı ne zaman ve nasıl kurdunuz?

Sanat yolculuğum aslında çocuklukta doğaya duyduğum merakla başladı diyebilirim. Formlara, dokulara, hareket eden ya da durağan nesnelerin duygusal gücüne ilgim hep vardı. Heykel ise bu ilgiyi somutlaştırdığım, iç dünyamla dış dünyanın birleştiği alan oldu. Aldığım heykel eğitiminin ardından, kendisi de heykeltıraş olan eşimle birlikte küçük ama muhabbet ve sanat dolu bir atölye kurduk. Yaklaşık yirmi yıldır bu atölyede birlikte heykellerimizi üretiyoruz.

Bu proje size ulaştığında hissettiğiniz ilk duygu neydi? Bu çalışmaya sizi çeken şey ne oldu?

Kadıncık Ana Anıtı Projesi bana ulaştığında ilk hissettiğim şey derin bir sorumluluk duygusuydu. Çünkü bu sadece bir heykel yapma teklifi değildi; Avrupa’nın ilk resmî Cemevi olan St. Pölten Cemevi’nin kurtarılması için verilen bir mücadelenin parçası olmaktı.

Beni bu projeye çeken şey ise toplumun dayanışma ruhuydu. Cemevinin yaşaması için 1260 bağışçıya ihtiyaç vardı ve bu sayı sadece bir hedef değil; bir hafıza zinciri, bir dayanışma halkasıydı. Her isim bir nefes, bir emek, bir umut demekti. Bir sanatçı için böyle kolektif bir çabanın parçası olmak sadece gurur değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluk anlamına geliyor.

Heykelin ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız? Atölyede ilk eskizden son dokunuşa uzanan üretim yolculuğu nasıldı?

Sevgili Necati Şahin Hocam’ın “Kadıncık Ana Anıtı bir kadın heykeltıraşın ellerinden var olmalı.” düşüncesiyle girdiği arayışın sonunda yollarımızın kesişmesiyle başlayan sürecimizde, Necati Hocam’la haftalar süren görüşmeler, sohbetler gerçekleştirdik.

Kadıncık Ana’yı tasarlamadan önce onu anlamam gerekiyordu. Günlerce onu hissetmeye, onun sesini duymaya çalıştım. Zaman zaman kendimi dış dünyaya kapattım; semah müzikleri eşliğinde kendime yeni bir dünya inşa ediyordum. Kadıncık Ana ile buluştuğum öyle anlar oldu ki…

Tasarım süreci hep biraz sancılıdır; çünkü bazen bir heykel doğarken, sanatçı da yeniden doğar. Tasarlamaya çalıştığım şey sadece bir heykel değil, bir bellek inşasıydı. Bir kadının, bir inancın ve bir toplumsal hafızanın temsiliydi. Bu kadar güçlü bir sembolü yorumlamak hem heyecan verici hem de dikkat isteyen bir süreçti.

Sessiz, sade bir çizgiyle başlayan tasarım yolculuğumda Kadıncık Ana’nın hikâyesini ve Alevi inancının inceliklerini, anlatıları, ağıtları, deyişleri dinledikçe çizgiler form kazanmaya başladı. Tasarım süreçlerinde bir form ararken aslında bir anlam ararsınız. Formlar anlamını buldu ve turnalara dönüştü.

Aynı zamanda bir topluluğun yüreğini de görünür kılmam gerekiyordu. 1260 bağışçının isimlerinin yer alacağı dört adet kapı tasarımını, Necati Şahin Hocam’ın yönlendirmeleriyle “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinden yola çıkarak oluşturdum. Kadıncık Ana Anıtı’nın etrafını çevreleyen bu dört kapının her birinde on makam, her makamda ise 32 isim yer alacak şekilde tasarlandı. Bağışçıların isimleri bu kapılarda yer aldı.

Eserin teknik yönlerine de değinelim. Çalışırken hangi malzemeleri tercih ettiniz? Heykelin yüksekliği, ağırlığı, üretim tekniği ve uygulama süreci hakkında neler paylaşmak istersiniz?

Kadıncık Ana Anıtı’nı üretirken metalin hem dayanıklılığından hem de ışıkla kurduğu ilişkiden yararlanmak istedim. Heykel 3 metre yüksekliğinde ve 1260 adet turna figürünün bir araya gelmesiyle oluştu. Her turna birliğin bir parçası gibi; tek başına narin ama bir araya geldiğinde güçlü ve dayanıklı bir yapıya dönüştü.

Heykelin iç kısmında formu taşıyan çelik bir iskelet sistemi bulunuyor. Bu yapı, hem dış kabuğun zarif desenini ayakta tutmak hem de açık alandaki rüzgâr yüklerine karşı mukavemet sağlamak için uygulandı. Yüzey galvaniz kaplama ile pas ve korozyona karşı koruma altına alındı.

Heykelin en özel teknik yönlerinden biri de dönme hareketine sahip bir platform üzerine yerleştirilmiş olması. Bu sistem, Kadıncık Ana’nın “semah dönme” hareketini sembolik olarak yaşatıyor. Böylece heykel sadece bir form olarak değil, hareket eden bir varlık gibi davranıyor; rüzgârla, ışıkla ve zamanla etkileşime giriyor.

Formun yarı geçirgen yapısı, ışığın heykelin içine süzülmesine izin veriyor. Gün ışığı ya da gece aydınlatması altında turna desenlerinin zemine yansımasıyla bu gölgeler, eserin yaşayan bir uzantısına dönüşüyor. Teknik olarak metal bir yapı olsa da aslında her detayında bir nefes, bir ritim ve bir döngü var.

Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan an neydi? Ve tam tersine, “İyi ki bu projeye dâhil olmuşum.” dediğiniz o özel anı hatırlıyor musunuz?

Üretim sürecinde en çok zorlandığım an, yüzlerce metal turnayı bir araya getirip tek bir form hâline getirme süreciydi. Her bir turna kendi başına güzel bir parçaydı ama ben onların Kadıncık Ana’nın ruhunu taşıyan bütünsel bir forma dönüşmesini istiyordum. Her bir turnayı eğip bükerek heykel üzerinde yerleşeceği yüzeyin formuna dönüştürdüm. Bazen bir parçayı yerleştirip geri söktüm, tekrar tekrar denedim. Bu, sabır gerektiren bir yoldu.

Bir diğer zorluk da heykelin döner platformuydu. Kadıncık Ana’nın semah dönmesini istiyordum; ama bu hareketin zarif, sessiz ve anlamlı olması gerekiyordu. O dönüşü sağlamak için defalarca hesap yaptık. Mühendislik anlamında ince hesaplar, sabır ve tekrarlar gerektirdi.

Ve heykel ilk kez sessizce dönmeye başladığında, tüm emeklerim anlam kazandı. Kadıncık Ana semah dönüyordu. Rüzgâr turnaların arasından süzülüyor, ışık yüzeyde dans ediyordu. Onun semah dönüşünü atölyemin bahçesinde saatlerce izledim. Yaşadığım o yürek coşkusunu kelimelerle ifade etmem pek mümkün değil. İşte o “an”, benim bu projeye iyi ki dâhil olmuşum dediğim anlardandı.

Alevilikle kişisel bir bağınız var mıydı? Varsa bu bağ çalışmanıza nasıl yansıdı; yoksa bu süreç size Alevilik hakkında neler öğretti?

Kişisel bir bağım olmasa da bu süreç bana Aleviliğin özündeki “birlik” fikrini çok derinden hissettirdi. Özellikle sevgiyi, paylaşmayı ve eşitliği merkeze alan bu anlayışın doğaya, insana ve ışığa duyduğu saygı, buluştuğumuz yer oldu.

Alevi toplumunun hafızasında anıtların güçlü bir yeri var. Siz anıt–bellek ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle bir kamusal eser toplumla nasıl bir bağ kurar, sizce ne katar?

Anıtlar, toplumların ortak hafızasının somutlaşmış hâlidir. Bir olay, bir kişi ya da bir inanç yalnızca sözlü anlatılarda kaldığında unutulabilir; ama anıtla birlikte o hafıza fiziksel bir varlığa dönüşür. Aynı zamanda bir tür toplumsal aynadır; toplumsal acıların, direnişlerin, umutların ortak zemini olur. “Biz kimiz, nereden geldik, neleri unutmamalıyız?” sorularını sessizce sorarlar.

Kadıncık Ana Anıtı’nı yaparken Alevi toplumunun belleğinde yaşayan o kadim bilgeliği, sevgiyi ve ışığı görünür kılmak istedim. Kadıncık Ana, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir ışık gibi, insanlara yeniden birlikte olmayı, paylaşmayı ve şefkati hatırlatacak. O artık burada bir kültürün sesi, bir inancın belleği ve bir toplumun varlık beyanı olarak var olacak.

Heykelin sembolik dili üzerine konuşalım. Eserde özellikle seçtiğiniz semboller, figürler veya beden dili var mı? Bunlar neyi temsil ediyor?

Kadıncık Ana’nın başı açık, yalın ayak oluşu onun doğallığını, doğaya bağlılığını, tevazusunu ve inancındaki safiyeti temsil ediyor. Beden dili toprağa ve göğe aynı anda yönelmiş bir denge hâlinde. Kolları, semahın akışını çağrıştıracak biçimde döngüselliği ve yaşamın devinimini anlatıyor.

Eteğinde yer alan yapraklar doğayla olan birliği ve kadim bilgeliği simgeliyor; turnalar ise insanla doğa, ruhla beden, gökle yer arasındaki geçişin sembolü. Benim için turna figürü heykelin sessiz dili oldu. Turnaların birleşerek Kadıncık Ana’yı oluşturması, bir anlamda insanla evren arasındaki bağın görünür hâli.

Heykelin dönüş hareketi de bu bütünlüğü tamamlıyor; çünkü semah sadece bir dönüş değil, ışığa yönelişin ve içsel arınmanın sembolü.

Kamusal alandaki sanatın kaderi her zaman kolay değil. Sizce anıtlar; yüzleşme, yas, hatırlama ve toplumsal hafıza açısından nasıl bir işlev taşır? Ayrıca vandalizm, yok sayma ya da unutturma girişimleri karşısında anıtların varlığını nasıl okumalıyız?

Kamusal sanat yaşayan bir diyalogdur ve görünürlüğün sorumluluğunu taşır. Bir anıt sadece bir form değil, toplumun aynasıdır. Kimi zaman sevilir, kimi zaman reddedilir; bazen rahatsız eder, bazen iyileştirir ama her durumda bir yüzleşme yaratır. Yok sayılmaya çalışıldıklarında bile varlıklarıyla bir direnç oluştururlar.

Hafızayı susturmaya çalışan her müdahale, anıtın söylemini güçlendirir. Çünkü bir şeyi yok etmeye çalışmak, onun gücünü kabul etmektir.

Bu proje size ne öğretti? Bugünden geriye baktığınızda sizde kalan duygu, cümle veya içsel kazanım nedir?

Kadıncık Ana’yı anlamaya çalışırken aslında kendimi de anlamaya yaklaştım. Kendimi yeniden yeniden keşfettiğim zamanlar oldu. Bir kadın olarak, bir insan olarak ve bir sanatçı olarak kendimi sorguladığım anlar yaşadım. Geriye baktığımda içimde bir tür sükûnet ve minnet var.

İnsan, böylesi bir hafızaya tanıklık edince daha yavaş konuşmayı, daha derin düşünmeyi öğreniyor.

Son olarak… Bu heykelin gelecekte nasıl hatırlanmasını diliyorsunuz? Kimlere ne söylemesini, nasıl bir iz bırakmasını istersiniz?

Unutmanın kolay, hatırlamanın cesaret istediği bu çağda; kimliğini, inancını, acısını ve umudunu onurla taşıyan her can için bir ışık olsun.

Kadıncık Ana Anıtı’nın unutulmuş bir değeri değil, hâlâ yaşayan bir ruhu temsil etmesini istiyorum. Dilerim bu eser, onu gören herkese birlik duygusunu, ışığın, sevginin ve dayanışmanın önemini hatırlatır.

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Şükrü Aslan: Alevilerin Örgütlenme Manzarası Çalıştayı’nın Ardından

Bu röportaj Alevilerin Sesi dergisinin 297. sayısında yayınlanmıştır. İstanbul’da 4-5...

Bedriye Poyraz: Alevi Örgütlerinin Darı: Meğer Aleviler de Ayrımcılık Yapıyormuş

Bu röportaj Alevilerin Sesi dergisinin 297. sayısında yayınlanmıştır. Yaklaşık olarak...

Elif Çalışkan: Birbirimize Hiç Olmadığı Kadar Kenetlenmeliyiz

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 297. sayısında yayınlanmıştır. Röportaj :...

Mahmut Kanber: Alevi Kurumsallığının Gücü ve İnançta Dayanışmanın Evrensel Yükselişi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 297. sayısında yayınlanmıştır. Dara Düşen...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?