Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır.
Bazı katliamlar yalnızca insanları değil, hafızayı da hedef alır. İnsanları öldürmekle yetinmeyen iktidar aklı; isimleri, hikâyeleri ve geride kalan izleri de silmeye çalışır. Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değil, geçmişin bugüne bıraktığı sorumluluğu üstlenmektir. Unutmak ise çoğu zaman bireysel bir hafıza kaybından öte, örgütlü bir sessizlik biçimidir.
Zini Gediği tam da bu sessizliğin ortasında duruyor.
1938’de farklı köylerden toplanarak Zini Gediği’ne götürülen ve katledilen 97 canın hikâyesi, Dersim 1937-38 sürecinden bağımsız düşünülemez. Zini’yi hatırlamak, yalnızca katledilenleri anmak değil; katliamları mümkün kılan zihniyetle ve onun bugüne uzanan sonuçlarıyla yüzleşmektir.
Yıllarca orta yerde duran kemiklerin ardından isimler, tanıklıklar ve aile hikâyeleri de gün yüzüne çıktı. Zini İnisiyatifi’nin yıllardır sürdürdüğü ısrar, 97 canı bir sayı olmaktan çıkararak her birini kendi adı, ailesi ve hikâyesiyle toplumsal hafızaya taşıdı.
Bu nedenle Zini’de her yıl yeniden buluşmak sıradan bir anma değildir. Aynı tarihte aynı mekâna yürümek, geçmişin üzerine çekilen örtüyü kaldırmak; “unutmadık” demenin ötesinde, “unutturmanıza izin vermiyoruz” demektir.
Çünkü mesele yalnızca dün ne olduğuyla ilgili değildir. Mesele, bugün hangi hakikatin konuşulacağı ve yarının hangi hafıza üzerine kurulacağıdır. Resmî tarihin susturduğu yerde toplumsal hafıza konuşmaya başladığında, egemen anlatı da çatlamaya başlar.
Zini’nin sorumluluğu burada başlıyor: Hatırlamakla yetinmemek; hakikati görünür kılmak, isimleri yaşatmak ve adalet talebini kuşaktan kuşağa taşımak.
Zini’yi hatırlamak geçmişe bakmak değil; unutturmaya, inkâra ve cezasızlığa karşı bugünden söz söylemektir.

