Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır.
Özellikle süreci yalnız Erdoğan’ın ne yapmak istediğine indirgememek, bilmediğimiz şeyleri kesin gerçekler gibi sunmamak ve Kürtlerin siyasal deneyimini yalnız dışarıdan incelenecek bir nesne olarak görmemek gerektiği yönündeki uyarıları değerlidir.
Fakat tam da “epistemik sınırları aşmak” istiyorsak bir adım daha atmak gerekiyor:
“Kürt siyasal hareketi” dediğimizde kimi kastediyoruz?
PKK’nin ve onun çevresinde gelişen siyasal geleneğin Kürt toplumu içerisinde önemli bir tarihsel ve toplumsal karşılığı olduğu tartışılmaz. Ancak güçlü bir toplumsal tabana sahip olmak, bütün bir halkı temsil etmek anlamına gelmez.
Kürtler de bütün toplumlar gibi çoğuldur. Sosyalisti, muhafazakârı, Alevisi, Sünnisi, liberali, milliyetçisi, silahlı mücadeleyi destekleyeni, başından beri karşı çıkanı, hiçbir örgüte bağlı olmayanı vardır. Farklı Kürt partileri, siyasal gelenekleri ve düşünce dünyaları vardır.
Dolayısıyla bugün yaşananları daha dikkatli tarif etmeliyiz.
Devlet, “Kürt halkının bütünü” ile müzakere etmiyor. Kürt toplumunun içinden çıkmış, uzun yıllar devletle silahlı çatışma yaşamış güçlü bir örgütsel-siyasal yapı ile bu çatışmayı sona erdirmeye çalışıyor.
Bu son derece önemli ve desteklenmesi gereken bir gelişmedir. Silahların susması başlı başına büyük bir toplumsal kazanımdır.
Fakat PKK sorununun çözülmesi ile Kürt sorununun çözülmesi aynı şey değildir.
Burada geçmişten çıkarılması gereken çok önemli bir ders bulunuyor.
Kırk yılı aşkın çatışma boyunca devlet ile PKK arasındaki iki kutbun dışında kalanların sesi çoğu zaman yeterince duyulmadı. Devletin baskısına karşı çıkarken PKK’nin silahlı yöntemlerini de eleştiren insanlar iki taraftan da kuşkuyla karşılanabildi.
Devlet açısından “örgüt yanlısı”, örgüt çevreleri açısından “devletçi”, “hain” veya “provokatör” ilan edilmek mümkündü.
Oysa üçüncü bir söz her zaman vardı:
Kürtlerin haklarını savunuyorum ama silahlı mücadeleyi savunmuyorum.
Devletin baskı ve inkâr politikalarına karşıyım ama herhangi bir örgütün toplum adına konuşma tekeline de karşıyım.
Yeni dönemin demokratik niteliğini belirleyecek şeylerden biri, tam da bu üçüncü sözün özgürleşip özgürleşmeyeceğidir.
Bu nedenle “Kürt siyasal öznesini muhatap alma” çağrısına bir cümle daha eklemek gerekir:
Kürt toplumunu tek bir siyasal özneye indirgememek.
Aynı eleştirel mesafe bütün aktörlere uygulanmalıdır. Erdoğan’ın söylediklerinin arkasındaki siyasal stratejiyi araştırıyorsak Öcalan’ın söylediklerini de araştırabilmeliyiz. Devletin iktidar ve hiyerarşi ilişkilerini sorguluyorsak PKK’nin örgütsel yapısını da sorgulayabilmeliyiz. Birini eleştirmek diğerinin safına geçmek anlamına gelmemelidir.
Aynı şekilde kanıtlanmamış bir Erdoğan–Öcalan “gizli anlaşmasını” kesin gerçekmiş gibi sunmak doğru değildir. Fakat kapalı görüşmeler hakkında soru sormayı gayrimeşru görmek de doğru değildir.
Doğru yöntem daha basittir:
Bildiğimize olgu, güçlü işaretlere ihtimal, bilmediğimize soru demek.
Ve belki en önemlisi, barış ile demokratikleşmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Silahlı çatışmanın sona ermesi mümkündür ve son derece değerlidir. Ancak demokratik barış bundan daha fazlasıdır.
Kürtler kendi kimlikleriyle eşit yurttaş olabiliyor mu? Seçilmişlerin yerine kayyum uygulaması sona eriyor mu? Dil ve kültürel haklar genişliyor mu? Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü güçleniyor mu? İnsanlar devleti de PKK’yi de herhangi bir parti veya lideri de korkmadan eleştirebiliyor mu?
Barışın gerçek ölçüsü burada aranmalıdır.
Çünkü barış yalnız iki tarafın silah bırakması veya anlaşması değildir.
Barış, üçüncü kişinin de korkmadan konuşabildiği bir siyasal düzen kurabilmektir.
Epistemik sınırları gerçekten aşmak istiyorsak ne devletin ne örgütün ne liderlerin toplum adına hakikati tekelleştirmesine izin vermeliyiz.
Yeni dönemin en büyük kazanımı da belki tam olarak bu olabilir:
Silahların sustuğu yerde yalnız devletin veya örgütlerin değil, toplumun konuşmaya başlaması.

