Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.
6 Şubat depremlerinden birkaç hafta önce Kanada’da, Montreal Üniversitesinde, afet risk azaltma ve yeniden inşa üzerine çalışan bir araştırma ekibinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Araştırma gündemim, Türkiye’nin 1999 Marmara Depremi’nden 2020 İzmir Depremi’ne uzanan süreçte yaşadığı büyük afetlerden sonra geliştirilen yeniden inşa stratejilerinin toplumsal etkileri üzerineydi. Başka bir ifadeyle, yıkımdan sonra inşa edilenin yalnızca konut, yol, altyapı ya da bina olmadığını; aynı zamanda yeni bir toplumsal düzen, yeni bir mekansal ilişki ve çoğu zaman yeni bir siyaset alanı olduğunu anlamaya çalışıyordum.
6 Şubat, bu çalışmanın gerekliliğini acı bir biçimde yeniden gösterdi.
Türkiye’de afetlerin ardından şahit olduğumuz sahneler neredeyse ritüel halini almış durumda: büyük yıkım, geciken müdahale, enkaz başında yükselen sesler, bölgeye gelen siyasiler, verilen sözler, ardından yavaş yavaş azalan ilgi, değişen gündem ve “unutulan” bir afet.
Takip eden aylar ve yıllarda, deprem bölgesine yaptığım ziyaretlerde neredeyse her görüşmenin bir yerinde aynı kelimeye rastladım: unutmak. Depremzedeler, yerel yöneticiler, uzmanlar, sivil toplum çalışanları; herkes bir biçimde afetleri çok çabuk unuttuğumuzdan, unuttuğumuz için de aynı acılarla tekrar tekrar sınandığımızdan söz ediyordu. Fakat bir noktada şu soruyu sormaya başladım: Gerçekten unutuyor muyuz? 1999’dan bu yana yaşadığımız büyük kayıpları, yıkılan kentleri, enkaz altında kalan hayatları nasıl unutabiliriz? Belki de sorun yalnızca unutmak değil; hatırlamanın kurumsallaşamaması, mekanlaşamaması, adalet talebiyle birleşememesi.
Afet yalnızca etkileriyle ve sonuçlarıyla değil, hafızanın yönetilme biçimiyle de politikleşir. Çünkü yıkımdan sonra neyin hatırlanacağı, neyin unutulacağı, neyin “kader” sayılıp neyin ihmal olarak adlandırılacağı kendiliğinden belirlenmez. Bu, başlı başına bir mücadele alanıdır.
Çünkü hafıza inşa edilir. Seçilir, düzenlenir, çerçevelenir; bazen bastırılır, bazen törenselleştirilir, bazen de kamusal alandan uzaklaştırılır. Bu nedenle neyin hatırlandığı kadar, nasıl hatırlandığı da politiktir. Bir felaket yalnızca “acı” olarak hatırlandığında sorumluluk görünmez olabilir. Bir katliam yalnızca “geçmişte yaşanmış bir olay” olarak anlatıldığında bugüne uzanan adalet talebi zayıflatılabilir.
Bu noktada hafıza mekânları yalnızca yas ya da anma alanları olarak değil, felaketin nasıl anlatıldığını belirleyen araçlar olarak düşünülmelidir. Türkiye’de elbette afetleri hatırladığımız mekanlar var: deprem anıtları, müzeleri, anma parkları, kalıntılar, hatıra ormanları vb. Bunlar kaybı görünür kılmak ve yas için bir alan oluşturmak bakımından önemli. Ancak Türkiye’de afet hafızasının güçlü, sürekli ve kurumsallaşmış bir öğrenme altyapısına dönüştüğünü söylemek güç.
Japonya örneği bu açıdan oldukça çarpıcı. 2011 Doğu Japonya Depremi ve Tsunamisi sonrasında bu afette yaşananların kayıtlara alınması ve gelecek nesillere aktarılması için, yeniden inşanın bir parçası olarak merkezi hükümet, etkilenen her bir şehrin hafıza mekanları oluşturmasını istedi. Bu programda 300’ü aşkın müze, kalıntı, arşiv, anma mekanı oluşturuldu. Burada amaç, afetin hatırlanmasının yalnızca yıldönümü törenlerinden ibaret olmayıp; müzeler, kalıntılar, yerel anlatıcılar, okul programları, saha gezileri, arşivler ve topluluk temelli aktarma pratikleri ile günlük yaşamın bir parçası haline getirmekti. Böylece afet, geçmişte kalmış bir yıkım olarak değil, gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir deneyim ve uyarı olarak kurulmuştu. Afetin neden olduğunun toplum tarafından tartışıldığı alanlar oluşturulmuştu.
Türkiye’deki afet hafızası ise çoğu zaman acıyı görünür kılar ama sorumluluğu aynı açıklıkla görünür kılmaz. Yıkımın büyüklüğü anlatılır; fakat depremlerin neden bu kadar ölümcül olduğu, hangi kararların, ihmallerin, denetimsizliklerin ve imar politikalarının bu sonucu ürettiği çoğu zaman geri planda kalır. Bu nedenle afet hafızasını yalnızca “ne yaşandı?” sorusuyla değil; “neden yaşandı, nasıl anlatılıyor, kim bu anlatının dışında kalıyor?” sorularıyla birlikte düşünmek gerekir.
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi ve Sanal Müze, bu çerçevede çok güçlü bir örnek olarak okunabilir. Merkez; kütüphane, Sanal Müze, belgesel, web-belgesel, sözlü tarih görüşmeleri ve röportajlardan oluşan çok katmanlı bir hafıza alanı olarak tasarlanan bu dijital alan, Madımak’ı yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliam olarak değil, bugün hâlâ süren bir hakikat ve adalet meselesi olarak ele almaya imkân veriyor.
Sanal Müze’ye girildiğinde yalnızca bir olayın kronolojisiyle değil, bir hafıza düzeniyle karşılaşıyoruz. Bu düzenin merkezinde ise 33 canın tek tek hayatları var. Her biri yalnızca “katliamda yaşamını yitirenler” başlığı altında toplanmış birer isim değil; kendi hikâyesi, sesi, ilişkileri, ilgileri ve yarım kalmış dünyası olan insanlar olarak görünür hale geliyor.
Bu önemlidir; çünkü katliamlar, afetler ve büyük toplumsal yıkımlar çoğu zaman sayılarla anılır. Sayı kaybın büyüklüğünü anlatır, ama her bir hayatın dünyadaki özgül yerini tek başına taşıyamaz. Sanal Müze’nin yaptığı şey, bu sayıyı yeniden insanlaştırmaktır. Sayıyı hikayeye, hikayeyi tanıklığa, tanıklığı da toplumsal hafızaya dönüştürmektir.
Bu nedenle Sanal Müze’nin açılması yalnızca yeni bir arşivin varlığı değil, hafızanın dolaşım biçiminin değişmesidir. Hafıza, yalnızca yıldönümlerinde hatırlanan bir anma pratiğine ya da belirli bir fiziksel mekana sıkışmadan; öğrencilerin, araştırmacıların, genç kuşakların, insan hakları savunucularının ve bu tarihle ilk kez karşılaşanların dahil olabileceği sürekli bir öğrenme ve yüzleşme alanına dönüşür.
Burada kurulan alan, yalnızca fiziksel mekânın yokluğuna verilen bir cevap değil; hafızanın bastırılmasına karşı geliştirilmiş bir müdahaledir. Madımak Oteli’nin yıllardır talep edildiği biçimde bir utanç müzesine dönüştürülmemiş olması, Türkiye’de hafızanın nasıl yönetildiğini gösterir. Hangi acıların kamusal olarak tanındığı, hangilerinin ise etkisizleştirilmeye çalışıldığı sorusu burada belirleyicidir.
Sanal Müze bu gerilimin içinden başka bir yol açar. Hafızanın toplum eliyle örülebileceğini ve yaşayanların tanıklığıyla toplumsallaşabileceğini gösterir. Bu, fiziksel mekan talebinden vazgeçmek anlamına gelmez; aksine, o yokluğu daha görünür kılar. Sanal Müze, Madımak Oteli’nin utanç müzesine dönüştürülmesi talebinin yerine geçen bir araç değil; bu talebin neden hâlâ karşılanmadığını hatırlatan bir hafıza müdahalesidir. Bu müdahalenin en önemli yanı, kimin konuştuğu ve kimin hikâyesinin merkeze alındığı sorusunu değiştirmesidir. Hafızanın demokratikleşmesi yalnızca daha çok kişinin bilgiye ulaşması demek değil, aynı zamanda tanıklığın kim tarafından taşındığı, kaybın hangi sözlerle anlatıldığı ve geçmişin hangi sorularla bugüne bağlandığı meselesidir. Madımak Sanal Müze, resmi anlatının sınırlarını aşan; ailelerin, tanıkların, araştırmacıların, sanatçıların ve hak savunucularının katkılarıyla çoğalan bir hafıza alanı kurar.
Bugün Türkiye’de pek çok alanda hız, yıkımın üstünü örten bir yönetim tekniği olarak işliyor. Afetten sonra hızla yeniden inşa etmek, acıdan sonra hızla normalleşmek, yasın ve yüzleşmenin zamanını bastırıyor. Oysa hafıza zaman ister. Tanıklık zaman ister. Adalet ısrar ister. Madımak Sanal Müze, bu açıdan hafızanın zamanını koruyan bir alan açar: bakmayı, okumayı, dinlemeyi, yüzleşmeyi mümkün kılar.
Madımak’ı hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliamı anmak değildir. Bu ülkede hakikatin neden hala mücadeleyle görünür kılındığını, adaletin neden hala talep edilmesi gerektiğini ve hafızanın neden politik bir alan olduğunu anlamaktır. Bu nedenle Madımak Katliamı Hafıza Merkezi ve Sanal Müze, yalnızca geçmişe dönük bir anma pratiği olarak değil; hakikatin aktarımı, toplumsal hafızanın sürekliliği ve geleceğe dönük sorumluluk bilincinin kurulması açısından önemli bir hafıza mekânı olarak değerlendirilmelidir.
Fatma Özdoğan: Türkiye’de mimarlık eğitimi aldı; çalışmalarını Montréal’de sürdürüyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mimarlık lisansını ve yapı alanında yüksek lisansını tamamladı; Oxford Brookes Üniversitesi’nde afet ve kalkınma pratikleri alanında ikinci yüksek lisans derecesini aldı. Halen Université de Montréal’de doktora araştırmacısı. Afet sonrası yeniden inşa, afet hafızası, hafıza mekanları, kentsel kırılganlık ve afet risk azaltımı üzerine çalışıyor. Araştırmaları Türkiye, Kanada/Québec ve Japonya başta olmak üzere farklı coğrafyalarda afetlerin yapılı çevreyi, toplumsal hafızayı ve yeniden inşa politikalarını nasıl şekillendirdiğine odaklanıyor. Çalışmalarını Japonya, Kanada, Türkiye, İspanya, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Şili, Arjantin, ABD ve Norveç’te sundu. Disaster Prevention and Management, Buildings and Cities, Frontiers in Sustainable Cities ve The Conversation Canada’da yayımlanmış çalışmaları ile Antakya için Toplam İyileşme kitabında yer alan afet hafızası ve yeniden inşa üzerine yazıları bulunuyor.
Fatma Özdoğan – Kanada

