Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.
« Sivas Katliamının 33. Yılında, Madımak Hafıza Merkezi ve Hakikatleri Aramak »
Film kuramcısı Robin Wood, tahakküm sistemlerinin belirli insanları, kimlikleri ve yaşam biçimlerini “öteki” olarak tanımlayarak varlıklarını sürdürdüğünü savunur. Wood’a göre toplumun bastırdığı şeyler ortadan kaybolmaz. Aksine, korku, şiddet, nefret ya da otoriter siyaset biçimleri olarak yeniden ortaya çıkar. Bu yaklaşım, Madımak Katliamı’nı anlamak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. Çünkü faşist ve aşırı sağcı şiddet yalnızca siyasal örgütlenmeler aracılığıyla üretilmez. Aynı zamanda gündelik yaşam içinde normalleşen davranış kalıpları, uyum baskısı, sessizlik kültürü ve dışlama pratikleri aracılığıyla da yeniden üretilir.
Madımak Katliamı’nı anlayabilmek için, bu şiddeti mümkün kılan tarihsel ve siyasal atmosfere bakmak gerekir. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Alevilere yönelik gerçekleştirilen pogrom, 1990’lı yılların faili meçhul cinayetleri, zorla kaybetmeleri, köy boşaltmaları ve toplu katliamlarıyla şekillenen siyasal iklimden bağımsız düşünülemez. Madımak, bu dönemde cezasızlık kültürünün ve devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Devlet suçlarının yalnızca doğrudan emirlerle değil, ihmal, cezasızlık ve sistematik göz yummalar yoluyla da işlendiği bilinmektedir. Katliam öncesinde günlerce süren hedef gösterici söylemler, saldırı sırasında güvenlik güçlerinin ve kamu görevlilerinin etkili biçimde müdahale etmemesi ve sonrasında yaşanan yargı süreçleri, olayın yalnızca bireysel bir linç girişimi olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Bu nedenle Madımak, yalnızca faillerin değil, devletin sorumluluğu ve cezasızlık politikaları çerçevesinde de ele alınmalıdır.

Bu katliam, Türkiye’de devletin “öteki” olarak tanımladığı toplumsal kesimlere yönelik uzun bir şiddet tarihinin parçasıdır. 1915 Ermeni Soykırımı’ndan Koçgiri ve Dersim katliamlarına, 6-7 Eylül Pogromu’ndan Ortaca, Maraş, Çorum ve Lice olaylarına, köy boşaltmalarından faili meçhul cinayetlere ve Roboski Katliamı’na, Suruç’a, 10 Ekim’e uzanan tarihsel süreklilik, farklı dönemlerde farklı aktörler aracılığıyla benzer dışlama ve şiddet mekanizmalarının yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu nedenle Madımak, yalnızca kendi tarihsel bağlamı içinde değil, Türkiye’nin devlet şiddeti ve cezasızlık tarihi içerisinde değerlendirilmelidir. Bu tarihsel süreklilikle bütünlüklü bir biçimde yüzleşmeden Madımak’ı tam anlamıyla kavramak da mümkün değildir.
Bu tablonun bir diğer önemli boyutu ise aşırı sağ örgütlerin, paramiliter yapıların ve radikal dinci oluşumların siyasal sistem içerisindeki konumudur. Ülkü Ocakları gibi aşırı milliyetçi yapılanmalar ile bazı tarikat ve benzeri örgütlenmeler, yıllar boyunca nefret söylemini ve toplumsal kutuplaşmayı besleyen faaliyetlerine rağmen çoğu zaman etkili biçimde soruşturulmamış, kimi dönemlerde ise siyasal iktidarlar tarafından dolaylı ya da doğrudan desteklenmiş, korunmuş veya çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Pek çok kentte farklı toplumsal kesimler üzerinde baskı kuran, korku iklimi yaratan ve fiilî bir denetim mekanizması gibi hareket eden bu yapıların faaliyetlerine karşı etkili müdahalede bulunulmaması, cezasızlık kültürünü derinleştirmiş ve benzer şiddet pratiklerinin yeniden üretilmesine zemin hazırlamıştır.
Bununla birlikte Madımak’ın belki de en sarsıcı boyutu, otelin önünde toplanan kalabalığın yalnızca örgütlü militanlardan değil, çocukların da bulunduğu binlerce kişiden oluşması ve kolektif bir linç psikolojisi içinde hareket etmiş olmasıdır. Bu durum, katliamı yalnızca örgütlü yapıların ya da devletin sorumluluğu üzerinden değil, aynı zamanda nefretin toplumsallaşması, kolektif psikoloji ve şiddetin nasıl normalleştiği üzerinden de düşünmeyi zorunlu kılar.
Faşizm, aidiyet ve dışlanma kategorileri üretir; kimlerin topluma ait olduğu, kimlerin ise tehdit olarak görüleceğini belirler. Nefreti kolektif, duygusal ve toplumsal olarak meşru kabul edilen bir olguya dönüştürür. Düşmanlar yaratır ve şiddeti siyasal bir ifade biçimi hâline getirir.
Bu nedenle Madımak gibi olayları yalnızca bireylerin eylemleri üzerinden açıklamak yeterli değildir. Aynı zamanda; kolektif psikolojiyi, nefretin nasıl üretildiğini, şiddetin nasıl normalleştirildiğini de incelemek gerekir.
Aşırı sağ örgütler siyasal yapılardan bağımsız hareket etmezler. Tarih boyunca sağ iktidarlar ve devlet aktörleri, siyasal çıkarları doğrultusunda aşırı sağ grupları kimi zaman hoşgörmüş, kimi zaman teşvik etmiş, kimi zaman da dolaylı biçimde kullanmıştır. Bu gruplar, yıldırma, kutuplaştırma ve toplumsal denetim mekanizmalarının gayriresmî araçları olarak işlev görebilmektedir.
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede bu ilişki, azınlıklara, muhaliflere ve farklı toplumsal kesimlere yönelik şiddetin normalleşmesine katkıda bulunmuştur. Yıllar boyunca milliyetçi, şeriatçı, mezhepçi ve dışlayıcı siyasal söylemler tarafından şekillendirilmiş bir toplumsal zeminin ürünüdür. Ülkü Ocakları başta olmak üzere çeşitli aşırı sağ ve şeriatçı dinci yapılanmalar, Alevilere, solculara, aydınlara ve “öteki” olarak görülen herkese yönelik düşmanlığın normalleştirilmesinde önemli rol oynamıştır.
Bu açıdan bakıldığında Madımak, yalnızca bir binanın önünde toplanmış bir kalabalığın gerçekleştirdiği bir saldırı değildir. Aynı zamanda çok daha derin bir siyasal ve toplumsal yapının görünür hâle gelmesidir.
Madımak, bizi acı bir gerçekle yüzleşmeye zorlar: Nefret toplumsal olarak hoşgörüyle karşılandığında, farklılıklar bir tehdit olarak algılandığında ve toplum dışlamayı sıradanlaştırdığında şiddet mümkün hâle gelir.
Bu anlamda Madımak yalnızca bireylere yönelik bir saldırı değildir. Aynı zamanda birlikte yaşama kültürüne, çoğulculuğa ve kolektif yaşamın kendisine yöneltilmiş bir saldırıdır.
Bu süreçte neoliberalizmin rolünü de göz ardı etmemek gerekir. Neoliberal politikalar toplumsal dayanışmayı zayıflatırken eşitsizlikleri derinleştirir ve yaygın bir güvencesizlik ortamı yaratır. Böyle koşullarda aşırı sağ ideolojiler daha görünür ve toplumsal olarak daha kabul edilebilir hâle gelebilir.
Ekonomik krizler, güvencesizlik ve korku; milliyetçiliğin, ırkçılığın, şeriatçı ve dışlayıcı dinsel ideolojilerin ve otoriter siyasal hareketlerin güçlenebileceği elverişli bir zemin oluşturur. Neoliberalizm her zaman aşırı sağ hareketleri açıkça desteklemez. Ancak bu hareketlerin, milliyetçi, mezhepçi ve şeriatçı siyasal söylemlerin yeniden örgütlenmesine, normalleşmesine ve toplumsal meşruiyet kazanmasına imkân sağlayan siyasal ve toplumsal koşulları çoğu zaman üretir.

Estetik Bir Direniş Olarak Bellek
Madımak yalnızca siyasal olarak değil, kültürel ve estetik olarak da mücadele edilmesi gereken bir hafıza alanıdır. Çünkü faşizm yalnızca öldürmez; aynı zamanda unutturur, görünmezleştirir ve hafızayı tahrip eder. Buna karşı geliştirilecek her bellek pratiği, aynı zamanda anti-faşist bir estetik ve demokratik bir direniş pratiğidir. Bütün bunlar yalnızca geçmişe ilişkin sorunlar değildir; aynı zamanda bugünü ilgilendiren sorulardır. İşte bu nedenle bellek çalışmaları yaşamsal bir önem taşımaktadır.
Çünkü bellek, geçmişi pasif biçimde hatırlamak değildir. Bellek, aynı zamanda bir direniş biçimidir.
Bellek, arşiv oluşturmayı gerektirir ama aynı zamanda estetik bir üretim sürecidir. Çünkü kimi zaman sanatın görünür kıldığı hakikat, tarih yazımının tek başına görünür kılamadığı deneyimleri açığa çıkarır. Bu nedenle hafıza yalnızca tarih yazımının değil, sanatın da meselesidir. Adorno “Esteik deneyim hem toplumsal hem de metafizik açıdan önemlidir” der, “çünkü, bir taraftan sanatın gerçeklikle olan ilişkisinin temelinde yatarken, bir taraftan da hemen her zaman şeyleşme tarafından etrafı sarılan deneyim boyutları sanat eserlerince kaydedilip nesneleştirilirler” Sanatsal biçim ise çirkinliği, sosyal ve metafizik açıdan şeyleştirmeden değiştirir, böylece çirkinlik güzellik doğabilir. Aslında, çirkinliğin etrafını kaplayarak akıldışılığını yasaklayan ve kabul edilebilir kılan sosyal ve metafizik sanat tarafından kaldırılır. Sanat bir şeyin içinde var olan akıldışılığı akılcılaştırmaz, ama tüm kaçınılmazlığı ile var olmasına izin verir. Sanat, sosyal bilimlerin ve spekülatif felsefenin değil hafızanın bir biçimi ya da dalıdır. (Kuspit, 2010, 202)
Tam da bu nedenle estetik, faşizm tartışmalarında yalnızca sanat kuramının değil, siyaset kuramının da temel meselelerinden biridir. Faşizm yalnızca devlet aygıtı ya da siyasal örgütlenmeler aracılığıyla değil; imgeler, anlatılar, gündelik yaşam pratikleri ve kültürel üretim süreçleri üzerinden de toplumsal rıza üretir. Bu nedenle estetik alan, yalnızca baskının değil; aynı zamanda direnişin, hakikatin ve belleğin de mücadele alanıdır.
Faşizm ve anti-faşist estetik üzerine yaptığım akademik çalışmalarda da savunduğum gibi, faşizm yalnızca bir siyasal rejim değildir; aynı zamanda dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimidir. Faşizm, kültür, eğlence ve gündelik yaşam üzerinden toplumsal rıza üreten sinsi bir tahakküm mekanizmasıdır. Bu yaklaşım, Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi çözümlemeleriyle de örtüşmektedir. Nitekim Robert Kolker’in de vurguladığı gibi, Frankfurt Okulu açısından faşizm yalnızca siyasal bir iktidar biçimi değil; aynı zamanda kültürel üretim süreçlerinin ve eğlence endüstrisinin işleyişini anlamaya imkân veren tarihsel bir modeldir. Kolker’in ifadesiyle, “bir kültürün kolektif korkularının ve arzularının en derin ve biçimlenmemiş yönlerinin dışında, o kültürün en temel içgüdülerini onaylayan ve güçlendiren yüzeysel eğlenceleri oluşturmak için politika ve iş dünyasının komplosu olarak faşizm de, Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi analizi için bir model teşkil etmiştir” (Kolker, 2011, s. 106).
Tarihe tanıklık eden her eser, yaratıcısının niyetinden bağımsız olarak aynı zamanda tarihsel bir tanıktır. Kuşkusuz her tanıklık bütünüyle tarafsız ya da eksiksiz değildir; ancak özellikle ezilenlerin, emekçilerin ve sesi bastırılmış toplumsal kesimlerin (madunların) tanıklıkları, resmî tarihin görünmez kıldığı hakikatleri ortaya çıkarma gücüne sahiptir. Walter Benjamin’in işaret ettiği gibi, tarih galiplerin kesintisiz ilerleyişinin değil, ardında bıraktığı yıkıntıların da tarihidir. Bu nedenle geçmişi anlamak, yalnızca resmî anlatılara bakmak değil; o yıkıntılar arasından bastırılmış sesleri, unutulmuş tanıklıkları ve parçalanmış hafızaları bir araya getirerek tarihi yeniden kurmaktır. Çünkü geçmişi yeniden kurmak, aynı zamanda geleceği kurmanın da ön koşuludur.
Madımak Hafıza Merkezi tam da bu anlayışla hareket etmektedir. Dijital Kütüphane, Sözlü Tarih Arşivi, Sanal Müze, Web Belgesel ve belgesel film çalışması birbirini tamamlayan bellek alanları olarak tasarlanmıştır. Her biri farklı tanıklıkları, belgeleri ve anlatıları görünür kılarak yalnızca 2 Temmuz 1993’ün hafızasını korumayı değil; Türkiye’nin yüzleşilmemiş geçmişini kayıt altına almayı, ortak bir toplumsal hafıza oluşturmayı ve geleceğe aktarılabilecek demokratik bir bellek zemini inşa etmeyi amaçlamaktadır.
Bu hafıza çalışmasının çıkış noktası ise 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan ve yalnızca bir topluluğu değil, Türkiye’nin demokratik geleceğini hedef alan katliamdır. Alevilere yönelik gerçekleştirilen bu pogromun hedefi yalnızca Aleviler değildi. Katledilenler arasında sosyalistler, aydınlar, devrimciler, sanatçılar ve egemen ideolojinin dışında kalan, farklı kimlikleri ve düşünceleriyle “öteki” olarak görülen insanlar vardı. Bu nedenle Madımak Katliamı yalnızca Alevilere yönelik bir saldırı değil; Türkiye’deki eşitlik, özgürlük, laiklik, çoğulculuk ve demokratikleşme mücadelesine yönelmiş kapsamlı bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.
Madımak Hafıza Merkezi de bütün bileşenleriyle bu hakikati görünür kılmayı amaçlayan bir bellek ve yüzleşme projesi olarak hayata geçirildi. Dijital Kütüphane, Sözlü Tarih Arşivi, Sanal Müze, Web Belgesel ve belgesel film çalışması, birbirini tamamlayan bellek alanları olarak bu ortak amaca hizmet etmektedir.
Bu proje, iki yılı aşkın bir süre boyunca 135 kişinin ortak emeğiyle hayat buldu. Yönetmenler, yazarlar, araştırmacılar, tasarımcılar, yazılımcılar, müzisyenler, oyuncular, sanatçılar, çevirmenler, editörler ve daha birçok emekçi, yalnızca bir kültür projesine değil; tarihsel bir tanıklığın inşasına katkı sundu. Bu süreçte hepimiz, hem ortak hem de bireysel olarak, bu tarihsel kıyımın tanıkları ve adalet mücadelesinin birer öznesi hâline geldik.
Bu vesileyle, gece gündüz demeden büyük bir özveriyle çalışan tüm yol arkadaşlarıma içten teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunmak isterim. Walter Benjamin’in sözünü ettiği gibi, geçmişteki umut kıvılcımlarını bugüne taşıyabilmek, bastırılmış olanın sesini yeniden duyulur kılabilmek ve unutmaya karşı direnebilmek, aynı zamanda geleceğe karşı duyulan etik bir sorumluluktur. Madımak Hafıza Merkezi’ne emek veren herkes, yalnızca geçmişi belgelemek için değil; kaybettiklerimizin hatırasını yaşatacak, adalet arayışını sürdürecek ve daha demokratik bir geleceğin kurulmasına katkı sunacak ortak bir hafıza yaratmak için çalıştı.
Göğe bakma durağında hakikatleri aramak…
Sivas Katliamı’nın 33. yılında hâlâ adaletin tesis edilemediği, sorumluların bütünüyle hesap vermediği bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ortamda hakikatleri aramak, onları görünür kılmak ve toplumun en geniş kesimleriyle buluşturmak yalnızca bir bellek çalışması değil; aynı zamanda etik, siyasal ve insani bir sorumluluktur.
Madımak Hafıza Merkezi açıldığı günden bu yana, anmalarda, sempozyumlarda, panellerde ve çeşitli etkinliklerde yollarımızın kesiştiği akademisyenlerden, yazarlardan, sanatçılardan, siyasetçilerden ve hak savunucularından bu sayı için değerlendirmelerini istedik. Yazıları büyük bir heyecanla okumaya başladım. Ancak bu heyecan, otuz üç canımızın ailelerinden gelen satırları okurken yerini tarifsiz bir sızıya bıraktı. Yıllarca Sivas’ta gerçek bir yüzleşme mekânı, bir utanç müzesi kurulması için mücadele eden; buna rağmen en temel talepleri bile karşılık bulmayan ailelerin önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Onlara ve kaybettiğimiz canlarımıza karşı sorumluluğumuzun her geçen gün daha da büyüdüğünü hissediyorum.
Ne yazık ki bu projeye başladığımız günden bugüne kadar, katledilen canlarımızın ailelerinden de değerli canlarımızı yitirdik. 16 yaşında semah hocası olan Asuman’ın ve felsefe öğrencisi Yasemin’in anneleri sevgili Yeter Annemizi, Nurcan Şahin’in babası Mahmut Şahin’i, son nefesine kadar Sivas’ın hesabını sormak için inat etmiş sevgili Yeter Gültekin’i ve yıllarını adalet mücadelesine adamış daha nice canımızı uğurladık. Onların aramızdan ayrılması, omuzlarımızdaki sorumluluğu büyüttü.
Bu sorumluluk bilinciyle sırtımızdaki tarihsel kamburu toplumun en geniş kesimleri ile paylaşmak gerekir. Hafıza, sürekli yeniden üretilen, yeni tanıklıklarla zenginleşen ve her kuşak tarafından yeniden sahiplenilen canlı bir toplumsal süreçtir. Bu nedenle Madımak Hafıza Merkezi’nin yalnızca 2 Temmuz anmalarıyla sınırlı kalmaması; akademisyenler, araştırmacılar, sanatçılar, eğitimciler, öğrenciler, insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri başta olmak üzere toplumun en geniş kesimleriyle buluşması hayati önem taşımaktadır.
Madımak Hafıza Merkezi’nin büyümesi, yeni tanıklıklarla çoğalması, farklı dillerde üretilmesi, araştırmalara konu olması, derslerde okutulması, sergilerde, festivallerde ve müzelerde yer bulması; yalnızca bu projenin başarısı değil, demokratik bir toplumun hafızasını güçlendirmenin de temel koşullarından biridir. Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişe karşı değil, henüz kurulmamış geleceğe karşı da üstlendiğimiz ortak bir sorumluluktur.
Aynı zamanda bu hafızanın Türkiye sınırlarını aşarak, dünyanın farklı coğrafyalarında hakikat, adalet ve yüzleşme mücadelesi yürüten kurumlar, müzeler, üniversiteler ve hafıza girişimleriyle ortaklaşması gerekmektedir. Çünkü Madımak yalnızca Türkiye’nin yakın tarihine ait bir olay değil; nefret suçları, pogromlar, kitlesel katliamlar ve cezasızlık rejimleri üzerine yürütülen evrensel tartışmanın da bir parçasıdır.
**
Madımak Sanal Müzesi’ni hazırlarken ailelere bir söz vermiştik: Gökyüzüne bir anıt dikecektik. Sözümüzü tuttuk. Bugün gökyüzünde Nurcan’ın gülüşü, Koray’ın bisikleti, Asuman’ın semahı, Metin Altıok’un, Uğur Kaynar’ın ve Behçet Aysan’ın dizeleri, Hasret Gültekin’in bağlaması, Nesimi Çimen’in curası ve her bir canımızın düşü, sözü ve yaşamı birer yıldız gibi parlıyor.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, bu ülkeyi yeniden bir “Göğe Bakma Durağı”na çevirebilmektir. Başını eğerek yürümeye alışmış insanlara, “Kaldır başını; bak, bu yıldızlar bizim kaybettiklerimiz, bizim hafızamız ve bizim geleceğimiz.” diyebilmektir. Çünkü yıldızlara bakabilen toplumlar, yalnızca geçmişlerini değil, geleceklerini de birlikte kurabilirler.
Eylem Şen
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Genel Koordinatörü
& Madımak Sanal Müze Yönetmeni
Yararlanılan Kaynaklar
Adorno, T. W. ve Horkheimer, M. (2010). Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar. Çev. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan Karadoğan. İstanbul: Kabalcı Yayınları.
Benjamin, W. (2014). Pasajlar. Çev. Ahmet Cemal. 11. Baskı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kolker, R. (2011). Film, Biçim ve Kültür. Çev. Fırat Ertınaz, Ali Güney, Zeynep Özen, Onur Şakır, Berivan Tokem, Dilek Tunalı ve Ertan Yılmaz. Ankara: De Ki Basım Yayım.
Kuspit, D. (2010). Sanatın Sonu. 3. Baskı. İstanbul: Metis Yayınları.
Spivak, Gayatri Chakravorty. (2020). Madun Konuşabilir mi? Çev. Emre Koyuncu. Ankara: Dipnot Yayınları.
Şen, E. (2021). Anti-Faşizmin Estetiği: 1945 Sonrası İtalyan Sinemasında Faşizm Eleştirisi. İstanbul: NotaBene Yayınları.
Wood, R. (2003). Hollywood from Vietnam to Reagan… and Beyond. New York: Columbia University Press.
Wood, R. (2004). Hitchcock Sineması. Çev. Ertan Yılmaz. İstanbul: Kabalcı Yayınları.
Madımak Hafıza Merkezi: Dijital Kütüphane • Sözlü Tarih Arşivi • Sanal Müze • Web Belgesel • Belgesel
www.madimak.org

