Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Eren Aysan: Bir YOL, Parlak Yıldızların Yolu…

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.

Bu ülke, babaları öldürülen çocuklar ile oğulları öldürülen anaların coğrafyası. Açık hava mezarlığı gibi artık her yer. Günler, yitirdiğimiz isimlerin anmalarıyla dolu. Takvim yaprakları taşıyor kaybettiklerimizle. Susmalar ve konuşmalar arasında bir sarkaç gibi salınıyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki yeniden bir tabutun başında toplanmışız. Aynı gözyaşı başka gözlerden süzülmeye başlamış. Kapının önünde bir ayakkabı… Bir boşluk içinde öylece bakıyoruz. Diyemiyoruz ki ölülerin ayakkabıları da eskir bir gün. Pablo Neruda’nın “Ben de sizler gibiyim analar/ benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu/ gülüşlerinizi öldüren kanla/ serpilip gelişmiş/ bir orman gibidir kalbim”  dizelerinden taşıyoruz. O çocuklar ve analar her şeye sevgiyle sarılıyor hasretini gidermek için. Ağaca, kuşa, toprağa, gökyüzüne. Biliyorlar ki kötülerin sarılacak kimsesi yok. Onlar suyun bile kabul etmeyeceği kadar vicdansızlar. Hatta ölülerimizin yerli ve milli olmadığını savunacak kadar çaresizler. Aslında çok uzun yıllardır ezber edilmiş bir hikâyenin etrafında sürükleniyoruz. Meçhul sayılarımızla tahmin edilenden çoğuz; buna karşılık bir ülkenin utanmasına sebep olacak kadar yalnızız. Öte yandan siyasi saikle öldürülenlerin yakınlarının her biri kendine özgü hikâyelerle benzer serüvenlerden geçiyorlar. Nasıl mı? Yakınlarımıza ait davaların bir çoğunun soruşturma ve kovuşturması yıllarca sürdü, cinayetler hiçbir şekilde aydınlatılamadı. Kimimizin on yıllardır açık davalarında geçen kilit isimler bir diğerimizin dava dosyasında karşımıza çıktı.

Tetikçilerden, maşalardan başka yargı önüne taşınmayan sorumlular, ödüllendirilen, terfi ettirilen, torba yasalarla salıverilen suçlulara alıştık. Evrensel insan haklarına aykırı tüm uygulamaların yüzümüze baka baka işletilmesi  ile ikiz kardeş sayılan “cezasızlık” ve “zaman aşımı” olguları peşimizi hiç bırakmadı. Yıllar geçiyor; kimi zaman bir mafya hesaplaşmasında yeniden geçiyor öldürülen yakınlarımızın adı. Kimi zaman siyasi gündemlere denk düşüyor; televizyon programlarında yeniden konuşulmaya başlıyor. Kimi zaman üstü örtülüyor. Ve yeniden aynı girdabın içinde çemberler çoğalıyor. Acılar bitmiyor! Bu noktada tutunacak tek bir dal kalıyor geriye: Toplumsal Vicdan

Toplumsal vicdanı ise tetiklemenin tek yolu bellek ve buna ilişkin özellikli çalışmalar. Ezber edilmiş ne varsa hepsini tükettik. Bireysel olarak yazmak, yazmak ve yazmak çemberinin dışına çıkamadım. Verilen ödüller ve mezarlık anmaları bir avuç insanımızın sahiplenmesiyle devam etti. Ancak toplumsal aktarım konusunda yetim kaldık. Yalnızca Sıvas Katliamı özelinde değil 1970’li yıllarda öldürülen ve cenazesine binlerce kişinin katıldığı simge isimleri, değerli aydınlarımızı düşünelim: Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Doğanay, Bedri Karafakioğlu, Ümit Kaftancıoğlu… Onları bugün genç kuşaklar bağrına basabiliyor mu? Siyasi temeli sağlanmış olan unutturuluşun içinden geçiyoruz sürekli.

Buna karşın Eylem Şen’in büyük katkıları ile Madımak Hafıza Merkezi’nin çalışmaları ve sanal müze projesi alışılmış öykülerin yerle bir olabileceğini göstermesi bakımından bize umut vadediyor. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Koordinatörlüğünün  hazırladığı “Unutulmayan” belgeseli aynı zamanda sanal müzenin kilidini elinde tutuyor. Otelin içinde her bir yitirdiğimiz kendi odasında âdeta yaşamaya devam ediyor. Canlanıp hayatından izler paylaşıp, yeniden kayboluyor. Özellikle gençlerin ilgisini çekecek bu çalışmanın dijital bellek adına öncü bir girişim olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca sanal müzeyi ziyaret edenler muazzam bir veri tabanı ile karşılaşıyor. Son derece estetik bir görsel tasarımla içerik yönetiminin başarılı bir biçimde buluşmasına tanıklık ediyor. Çok uzun zamandır hayal ettiğimiz ve önümüze set çekilen utanç müzesinin sanal dünyada kendine yer bulmasının aynı zamanda bir itirazı da kendi içinde barındırdığını söylemek mümkün. İşte bu noktada simge sözcük “itiraz” oluyor. Her bellek çalışması itirazı örgütlüyor.

Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Madımak Oteli’nin içine hiç girmedim, giremedim. Ancak sanal müze sayesinde babam Behçet Aysan’ın odasındaki yastığı kokladım. Bilmem bu şiir midir? Ya da babamın bir dizesi yeter mi?  “Gurbetse eğer benim için kendi ülkem/ Bir yol, parlak yıldızların yolu…” O oda parlak yıldızlarla çevrili bugün.

 

 

 

 

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Kelime Ata: Hafızayı kaybetmek/hafızayı kaydetmek…

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. “Aslanlar kendi...

Metin Öztürk: Bir “Karşı-Hafıza” Mekanı Olarak Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. Sosyolojik metaforlar...

Fatma Özdoğan: Hatırlamak, Hatırlatmak, Mekan ve Politika: Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. 6 Şubat...

Dilek Özhan Koçak: Hafıza, Arşiv ve Adalet: Dijital Bellek Mekânları ve Madımak

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır. 2 Temmuz...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?