Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.
Madımak Hafıza Merkezi ve Kırımlarla Yeni Yüzleşme Biçimleri
Madımak hafıza merkezi Sivas katliamı/pogromu nezdinde Türkiye’de cinayet ve kırımları meşrulaştıran bir kültüre karşı ilk yöntemli karşı çıkışlardan birisini ve belki de birincisini temsil ediyor. Dersim sözlü tarih çalışmasının öncelikli hakkını da teslim ederek söyleyebiliriz ki Sivas pogromu hafıza merkezi kırımın gerçek bilgisinin inşası yoluyla adil bir yüzleşme ve yargılamanın yolunu açan kapsamlı bir stratejik düşüncenin ürünüdür. Her şeyden önce Türkiye’nin bugününü de belirleyen dönüm noktalarından birisi olan Sivas kırımının gündelik işler ve periyodik anmaların ötesine taşınmasını sağlamasıyla anlamlıdır. Daha önemlisi cinayet ve kırımları mağdurun aleyhine kurgulamaya alışmış bir adalet ve vicdan anlayışına karşı Türkiye’ye yeni ve adil bir çıkış yolunun imkanlarını gösterdiğini de ekleyelim. Ve tabii ki mağdurların bürokratik bir hukuk mücadelesinin ötesine taşınmasının artık zorunlu olduğunu, ülkenin vicdanı ve adaletinin bir bütün olarak hesaplaşmaya tabi tutulması gerektiğini de göstererek bugüne kadar yürütülen mücadelelere daha aktif, daha dışa dönük ve daha ferah bir stratejik akıl ve ahlak alanını işaret etmektedir.
Madımak Hafıza Merkezinin neden önemli bir başlangıç olduğunu ve neden Maraş katliamı/pogromu ile 1. Sivas, Çorum, Aydın, Elbistan, Kırıkhan, Malatya vb. gibi pogrom ve katliamlar üzerinden devam ettirilerek ilerletilmesi gerektiğini şöyle açıklamak isterim:
Kırımı Meşrulaştırmak!
Ana başlıktaki soru ve muhtemel cevabı bu ülkenin sadece politik değil aynı zamanda hukuki, vicdani trajedisini de ortaya çıkaracak kadar önemlidir. Türkiye suç eyleminin mağdura karşı bir ceza ve suçlunun ise bir kahraman olarak öne sürüldüğü bir “vicdan” ölçüsüne alıştırıldı uzun yıllardır. Cinayetler, katliamlar ve her tür kollektif şiddetin bilgisini, kültürünü ve “ahlakı”nı bizzat katilin aklından ve eyleminden alan bir “adalet” anlayışı da buradan doğdu. Nitekim Türkiye’nin siyasal ve toplumsal sağduyusu “cinayeti caninin mağduriyeti ve mağdurun cinneti”nden doğan bir “talihsizlik” olarak anlamaya meyillidir. “Mağdur katili cinayete sürüklemiştir ve katilin öldürmekten başkaca çaresi kalmamış”tır. Türkiye’de kollektif vahşetin öyküsünü katilin dilinden öğrenmeye, katilin sesi-sözüyle tartışmaya ve haliyle giderek mağdurdan uzaklaşan ve katilin aklına, “asabı”na ve “ahlakı”na uzanan bir “sağduyu” ile yorumlamaya zorlandı halk. Nitekim her siyasi cinayet, kırım ve toplumsal şiddette katilin arsız sesi yükselirken mağdurun sözü mırıldanmaya dönüşerek “sessiz”leşmekle kalmadı. Aynı zamanda katil yerine mağdur mahkum edilegeldi. Sivas kırımında “Aziz Nesin ve şeytan ayetleri”, “islama hakaret”, “galeyana gelen halk” gibi gündemlerden tutun zamanın Alevi örgütler ve yöneticilerinin “acaba festival için yanlış zamanlama mıydı?” bağlamında sürekli kendine dönen iç hırpalayıcı hesaplaşmalarına uzanan yorumlar bize Türkiye’nin toplu kırımlar ile hesaplaşmasının gerçek bir adalet ve hakiki bir suç ve ceza zihniyetinden ne kadar uzak kaldığını bir kez daha gösteriyor. Katili arsızlaştıran ve mağduru çekingenleştiren bu anlayış cinayetin bilgisini de sadece kendisine ait hale getirmiş, bu minvalde yargılamasını tamamlamış ve kamuoyunun da bir kırımı bu şekilde anlamasını sağlamıştır.
Katilin kahraman olduğu ülkede mağdur kaçınılmaz olarak kendi içine çekilecektir. Madımak mağdurlarının “onlar zaten katil. Fakat biz neden öngöremedik?” çığlığının bu ülkenin her insanı için ne kadar utanç verici olduğunun hala farkına varamamamız ne kadar acı. Aslında buradaki mesaj açıktır: “Mağdur varlığını dahi göstermemelidir. Aksi halde katil kışkırtılmış olur…”. “Pir Sultan festivali yapılmamalıdır. Çünkü yapılırsa masum halk galeyana gelir…”
Türkiye’nin bu çaptaki bir kollektif şiddet karşısındaki geleneksel “sağduyusu”nun ne kadar utanç verici olduğunu görebiliyor muyuz? Ve karşımızda duran güç ve onun gelenekleri ile hukuki, politik ve tarihsel adalet boyutlarıyla mücadelenin ne kadar zorlu olduğunu?
Madımak Hafıza Merkezi işte bu geleneksel anlayışa karşı yeni bilgiler kadar yeni anlayış ve yaklaşımların da seslerini yükselttiği canlı ve dayanıklı bir mekan yaratmış durumda. Takvim yapraklarını takip eden devrevi anmaları ve yargılama süreçleriyle sınırlı “hukuki adalet” çabalarını hem politik adalet hem de tarihsel adalet alanının zeminine taşımaktadır. Böylece bir kırımı taktik karşılaşmalardan stratejik bir hesaplaşma evresine taşıyacak hazırlıklar yürütülmüş olmaktadır. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu yönetimi ve projede görev alan tüm çalışmaları bu stratejik girişim için özellikle kutlamak gerekiyor. Proje koordinatörü Eylem Şen’e, projeyi ilk olarak kurgulayan ve harekete geçiren Ahmet Haluk Ünal’a ve projenin farklı bakış açılarına açılmasını sağlayan İnci Hekimoğlu’na da emekleri için teşekkür etmek isterim…
Şimdi bu ilk girişimin derslerinden öğrenerek, acemilikleri olgun deneyimlere dönüştürerek daha ileri götürmek ve yeni hafıza çalışmaları ile desteklemek hepimizin görevi olmalı…

