Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.
Kasım 2022’de bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulan Kültür Bakanlığı Cemevleri Daire Başkanlığı Alevilerin büyük çoğunluğunca bir “asimilasyon merkezi” olarak yorumlanmıştır. Böylece bu yeni kurumlaşma süreci Alevilere yönelik geleneksel politikanın yeni bir kurumsallık kazanması olarak görülmekte ve Alevi politikalarında bir sürekliliğe vurgu yapılmış olmaktadır.
Ben bu yeni kurumsallığın geleneğin devamı olmaktan çok bir yeni politik açılım içerdiği kanaatindeyim. Bu yenilik Alevilerin tanınmasını içeriyor. Fakat bir “bilme” ve “araştırma” konusu olarak Alevilik bir kurumsal ödeve dönüştürülüyor. Böylece Alevilik bilinen uygarlık evreninin dışında bir yerde araştırılması, keşfedilmesi ve uygarlıkça tarif edilmesi gereken, bu haliyle henüz bilinmeyen şekilsiz ve maddi varlığı tartışmalı bir varlık haline dönüşüyor. Bu aynı zamanda Alevilerin pozitif değil negatif biçimde tanınmasını da içeriyor. Bu haliyle asimilasyondan çok kültürel dışlama ve bu kültürel dışlamanın kurumsallık kazanmasıdır söz konusu olan.
Dolayısıyla bu yeni kurumlaşma ile iki önemli yenilik ile karşı karşıyayız: Birincisi Aleviliğin “bilinmeyen bir inanç” olduğu tespiti. İkincisi ise Aleviliğin bilinen, varlığı kabul edilen bir toplumsal dünyanın dışına yerleştirilmesidir. Bu aslında Aleviliğin negatif kültürel tanınmasını da içeriyor ve Aleviliği asimile edilebilir bir topluluk olmaktan da çıkarmış oluyor. Sözkonusu yaklaşımın daha anlaşılır adlandırması Apartheid’tir. Türkiye bugüne kadar Alevileri yasal ve kurumsal olarak “Türk halkı”nın bir parçası olarak ilan etmişti. Şimdi ise onu tarif edilmiş olan “halk”tan ayırıyor ve bunu yasal ve kurumsal bir düzeye taşıyor.
“Bilinmeyen İnanç” Olarak Alevilik
Alevi bektaşi cemevleri daire başkanlığı Aleviliği “bilinmeyen inanç” olarak politik ve kurumsal bir mekanın içine yerleştiriliyor : Alevilik bir araştırma ve bu yönüyle bir anlaşılma alanıdır burada. Bu bir defa kolonyal derinliği hemen anlaşılabilecek bir yerleştırme biçimidir. Alevilik “anlaşılması” keşfedilmesi gereken bir coğrafya olarak kendini bilen, uygarlığın içinden konuşan, tanınmış geleneği olan bir “iktidar” gücünün karşısına konulmaktadır. Bunun bir başka sonucu bilinmeyenin henüz anlaşılmayan, belirsiz sözler ve bir silüet olarak kurumsal misyonun karşısına yerleştirilmesidir. Burada bir özne değilsinizdir. Aleviler bir özne değildir. Muhatap değil “henüz keşfedilmemiş bir nesne”dir. Konuşamaz. Taraf olamaz ve talepte bulunamaz. Böylece Aleviler Uygarlık haritasının kendi sınırlarını kurduğu bir mekanın ötesinden çekilip alınarak uygarlık alanına kazandırılacak bir nesne haline gelir. Bir hayalet olarak flu ve belirsiz; tanınamaz olduğunuz için henüz uygarlık içindeki yeriniz ve haklarınız da belirlenememiştir. Ancak kolonyal güç tarafından keşfedildikten sonra haklarınız da belirlenebilir hale gelir. Onlarca farklı toplumsal talebin, farklı davaların muhatabı değilmiş gibi, Aleviler kendilerini tanımlama haklarını defalarca kullanmamış gibidir. Kararname Aleviliği bir muhatap değil bir mesele olarak almaktadır ve bilme konusuna dair bir ödeve dönüştürmektedir. “Bilinmeyen inanç” olarak Aleviler artık kendilerini tanımlama ve buna uygun bşr tanınma isteğinin dışında yer almakta, sonuçları beklemek dışında bir muhatap olma ihtimali yok olmaktadır.
Apartheid’e Doğru
Bir başka biçimde anlatmak gerekirse ki gerekiyor. Çünkü bu meseleler bir kaç ciddi Alevi entelektüeli dışında geçiştiriliyor ve yetersiz bir yaklaşımla harcanıyor. Bir başkası şu: Alevilik uygarlık alanının dışında bir keşif alanı olarak tarif edilirken aynı zamanda “demos”tan, yani tanımlanmış halk ve toplumdan, yurttaşlıktan çıkarılarak bir “ilkel varlık” konumuna itiliyor. Dolayısıyla demostan uzaklaştırılan Alevilik nomostan (Norm-hukuk alanı) da uzaklaştırılmış oluyor. Yasal olarak bir “tanıma”nın nasıl olup da bir dışlamaya dönüştüğünü yani bir tür apartheide dönüştüğünü buradan anlayabiliriz: bu kararname Aleviliği asimile etmek değil tersine Aleviliği yasal ve kurumsal bütünlüğün dışına yerleştirerek konumlandırıyor. Bilindiği üzere Apartheid kültürel farkı tanıyıp onu hukuk düzeninin negatif nesnesine dönüştürmek olarak da tarif edilebilir ki Cemevleri başkanlığı üzerinden yapılan şey tam da budur…
Sonuç olarak Aleviler bir yeni kurumsal süreç ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Buna karşı alışıldık tepkilerin konforundan çıkıp yeni kavramlar, yeni konum ve pratikler alanının geliştirilmesi zorunluluğu da her geçen gün daha çok ortaya çıkmaktadır. Buradaki en önemli mesele ise Alevilerin kamu, anayasa, ortak yaşam meseleleri üzerine daha kapsamlı düşünme ve davranma tecrübelerinin geliştirilmesi ihtiyacıdır. Bir anayasal paradigma sahibi olmadıkları sürece etraflarında olup biten hukuksal, anayasal, kurumsal meselelere karşı refleksif tepkiler vermeye devam edeceklerdir.

