Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 299. sayısında yayınlanmıştır.
Bu makalede Osmanlı Modernleşmesinin Hukuk alanında yaşadığı pozitif yönlü süreçler, negatif yönlü kırılmalar ve Tunceli Kanununa giden hukuksal süreç ve sonrası; Kanunun Resmi Gazetede yayınlanarak 2 Ocak 1936 tarihinde yürürlüğe girmesinin 90. yılında ele alınmaya çalışılmıştır.
VELESTİNLİ RİGAS’IN ANAYASA ÇALIŞMASI VE OSMANLI
Birleşik Krallığa karşı Kuzey Amerika Kolonilerinin başlatmış olduğu bağımsızlık mücadelesi ve kolonizasyona karşı mücadelede ilan edilen 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Haklar ve Bağımsızlık Bildirgesinin tesir ettiği Fransız İhtilalcileri 1789 yılında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini yayınlamışlar, bu bildirge ihtilalin ilk anayasasında ön söz olarak yerini almıştır. 17 maddeden oluşan bu Evrensel ve Dünyevi bildirge çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğunda Pan-Helenist Velestinli Rigas’ı etkilemiş, Osmanlı uyruğundaki Rigas tarafından modernite tarihimizin ilk sivil taslak anayasası hazırlanmıştır.
Modern Osmanlı Tarihini sivilasyon boyutunda başlatan Velestinli Rigas’ın taslak anayasası;
- Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 17 maddesini ihtiva ediyor,,
- Halk egemenliği söylemini benimsiyor,
- Tiran kabul edilen Osmanlı Monarşisine karşı Birleşik bir Helen-Osmanlı Cumhuriyeti fikrini savunuyordu.
Modern Osmanlı tarihini sivil boyutta başlatan Rigas’ın kaygısı çok nettir;
- İnsan Onuruna ve Özgürlüğüne dayalı bir Hukuk Düzeni,
- Egemenliğin topluma yayıldığı ve toplumdan seçilen temsilcilerden oluşan bir meclis,
- Monarşi ve zorbalığın kaldırıldığı;
- Adalet’i, Musavat’ı (Eşitlik Hukuku) , Uhuveti (Kardeşlik Hukuku ), Hürriyet’i tesis eden bir toplum ve devlet düzeni.

MİLLET-İ HAKİME VE MİLLET-İ MAHKUME HUKUKU
Velestinli Rigas’ın Osmanlı Devleti’nin Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları temelinde Hukukileşmesi konusunda yürüttüğü mücadele, Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllardır devlet-toplum arasında uygulamakta olduğu Millet-i Hakime Hukukuna ve yine Millet-i Mahkume Hukukuna karşı ciddi bir sivil REDDİYE olarak da ele alınabilir.
Osmanlı İmparatorluğu içinde Müslüman olanların devlet ve toplum ilişkilerinde üstünlüğüne dayanan Millet-i Hakime anlayışı,
Osmanlı İmparatorluğu içinde Müslüman olmayanların kilise-havra merkezli hukuk etrafında özerk olduğu ancak “imtiyazlı bir köle hukukuna” sahip oldukları Millet-i Mahkume anlayışı, Rigas tarafından kabul edilmemiştir.
Rigas’ın Anayasa Taslağı bu REDDİYE kapsamında Osmanlı’nın hem Müslüman hem de Hristiyan olan uyruklarını cami-kilise merkezli bir hukuka karşı, seküler-eşitlikçi bir hukuk etrafında, Ortaçağ Hukukunun tasfiyesi amacı taşır.
Rigas’ın Cumhuriyetçi-Eşitlikçi-Seküler Hukuk merkezli yurttaş-devlet ilişkilerini tanımlayan anayasa taslağı karşısında akıbeti; 1798 yılında Osmanlı İdaresinde olan Belgrad Kalesinde işkence altında bir sorgulama ve Tuna nehrinde boğularak katledilme olmuştur.
Velestinli Rigas’ın Osmanlı İmparatorluğu içinde Rumlar arasında yaktığı Fransız İhtilali fikirleri neticesinde 1821-30 Yunan İhtilali, Osmanlı’nın Moderniteye karşı direnmesinin ilk kanlı ve travmatik sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
TANZİMAT FERMANI ÖNCESİ DERSİMLİLER VE OSMANLI HUKUKU
Osmanlı İmparatorluğu ve Safevi İmparatorluğu arasında cereyan eden 1514 tarihli Çaldıran Harbinden sonra Safeviler’in Dersim Coğrafyası üzerindeki egemenlikleri 1600 yıllara gelindiğinde sönümlenmiş, Dersim Coğrafyasının etrafında Osmanlılarca Safeviler’e karşı cephe savaşında güçlü askeri ve idari merkezler kurulmuştur; Erzurum-Van-Diyarbakır.
Safeviler’in 1736 yılında bir iç darbe ile yıkılmasına kadar ki süreç zarfında Osmanlı’nın Anadolu’da Aleviler’e karşı tatbik ettiği “Cihat ve Harp Hukuku Hükümleri”, Dersim coğrafyasındaki Aleviler içinde geçerli olmuştur.
Osmanlı, Safeviler’e karşı 1514-1736 arasındaki harplerinde Osmanlı İmparatorluğu içinde Safevi destekçisi olmaları nedeniyle Aleviler’i bir “Dahili Hasım” olarak görmüş, bu cihette Şeyh-ül İslam Fetvalarıyla Aleviler “Yaşam Hakları ve Mülkiyet Hakları İslam Dini Uğruna İhlal Edilebilecek” grup olarak nitelendirilmiştir.
1736’da Safevi ve Safeviler’in Anadolu ve Dersim’deki karizmatik dinsel nüfuzu sona ermeye başladıktan sonra Osmanlı’nın Aleviler konusunda tatbik ettiği “Cihat ve Harp Hukuku Hükümleri” anlayışı yumuşamaya başlamış, Safeviler sonrası dönemde “Aleviler’in Kitlesel Olarak Katli ve Mülkiyetlerinin Gaspı” politikası yumuşama sürecine girmiştir.
Safeviler’in tarihe karışmasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğunun ana askeri gücü olan Yeniçeriler üzerinde Bektaşi Tarikatının nüfuzu da artmaya başlamıştır. Yeniçeriler ve Bektaşi Tarikatı arasında ilişkinin Safeviler sonrası tarihte artması dikkat çekicidir.
YUNAN İHTİLALİ, YENİÇERİLER VE BEKTAŞİLER
1789 Fransız İhtilalinden sonra Velestinli Rigas ve Koreas adlı Osmanlı Uyruğundan Pan-Helen aydınların Osmanlı’da Hukuksal bir dönüşüm için başlattıkları hamlenin neticesinde 1821’de Yunan İhtilali şuan Romanya olarak kabul gören Osmanlı Toprakları içinde İstanbul’lu-Fenerli Rumlar tarafından başlatılmış, İhtilal kısa bir süre sonra Mora ve Ege Denizindeki adalara sıçramıştır.
Sultan 2. Mahmud, Fransız İhtilali’nin fikri neticelerinin Osmanlı’da Rum Reaya arasında hızla destek görmesi karşısında Yeniçeri Ocağını, Yunan isyanını bastırmakla görevlendirilmiştir. Yeniçeri Ocağının, Yunan İhtilali karşısında savaşmaktaki isteksizliği Sultan 2. Mahmud’un dikkatini çekmiştir.
Sultan 2. Mahmud Yeniçeri Ocağının asi tavrı nedeniyle Osmanlı Ordu ve Tarikat ilişkileri açısından radikal bir dönüşüm kararı almış, Yeniçeri Ocağı ve Ocağın manevi destekçisi Bektaşi Tarikatını 1826 yılında Şeyh-ül İslam ve Sünni Tarikat Şeyhleri ile toplantısı sonucu “Yasa Dışı” ilan etmiştir. Yeniçeri Ocağı ve Bektaşi Tarikatı “Dahili Hasım” olarak kabul edilmiş, “Cihat ve Harp Hükümleri Hukuku” tatbik edilmesine karar verilmiştir.
Fransız İhtilali ve onun tesirinde ortaya çıkan Yunan İhtilali böylece Osmanlı’da ilk olarak Merkez-İktidar Güç Dengeleri mücadelesinde Yeniçeri Ocağını ve Bektaşi Tarikatını tasfiye etmiştir.
Osmanlı Sultanı 2. Mahmud’un, Yeniçeri Ocağını ve Bektaşi Tarikatını, Sünni Tarikatlar eliyle tasfiyesinden sonra Sultan 2. Mahmud devletin bekası ve saltanatın devamı için orduda ve idarede şekli bir Batılılaşma ve sekülerleşme sürecinin temellerini atmıştır. Başlangıçta Bektaşi Tarikatını tasfiye eden Sultan 2. Mahmud, ordu üzerinde kendisinin iktidarını gölgeleyecek Sünni Tarikatların etkisini de kırdıktan sonra Sünni Tarikatları da rahatsız edecek şekilde ve kendisine “Gavur Padişah” denmesine aldırmadan, ordu üzerindeki gücüne dayanarak, imparatorlukta merkezi otoriteyi güçlendiren, taşranın gücünü zayıflatan askeri ve idari bir Batılılaşmayı resmi bir hedef olarak kabul etmiştir. Sultan 2. Mahmut’un ölümünden 5 ay kadar sonra kendi döneminde Batılılaşmanın sonucu olarak devlet idaresinde yetiştirilen Hariciye Vekili Mustafa Reşit Paşa tarafından Sultan 1. Abdülmecid’in onayı ile Tanzimat Fermanı ilan edilmiştir.
TANZİMAT FERMANI ; ALEVİLER VE DERSİMLİLER
Mustafa Reşit Paşa 1830’da Avrupa’ya 2. Mahmud tarafından gönderilen öğrenciler arasında bulunmaktadır. 1834-36 yılları arasında Avrupa Modernleşmesinin merkezleri olan Paris ve Londra’da elçilik görevinde bulunan, iyi derecede Fransızca bilen Paşa; 1837 yılında Osmanlı’nın Hariciye Bakanı olmuştur. Fransa ve İngiltere’de bulunduğu süre zarfında Osmanlı İmparatorluğunun sadece askeri alanda değil eğitim ve hukuk alanında Batılılaşması düşüncesini benimsemiş, bunun neticesinde 1839 tarihli Osmanlı Hukuk Modernleşmesinin temelini atan Tanzimat Fermanını ilan etmiştir.
Tanzimat Fermanının İlanı neticesinde İmparatorluk Hukukunda;
- Osmanlı uyruğunda olanların din ayrımı gözetmeksizin Osmanlı Sultanı veya Osmanlı İdarecileri karşısında can, ırz ve mal güvenliği hakkının teminat altına alındığı,
- Yargılama olmaksızın infazlar yapılmayacağı
- Mahkeme tarafından suçlu bulunan kişilerin soyundan gelenlerin aynı muameleye maruz kalmayacağı
- Gelire göre vergi alınacağı, keyfi vergilendirmenin son bulacağı
- Din ve mezhep farkı gözetmeksizin tüm Osmanlı Uyruğunda olan bu haklardan eşit şekilde yararlanacağı
- Kanun yapma yetkisinin bürokratlardan oluşan, atanmış bir mecliste kararlaştırılacağı ve oy çokluğu ile kanunların kabul edileceği
- Padişah’ın bu haklar karşısında yetkilerinin sınırlandırdığını kabul etmiş olacağına ilişkin bir süreç başlamıştır.
Tanzimat Fermanının İlanı ile birlikte Osmanlı uyruğunda olan Aleviler ve de dolayısıyla Dersimliler de şeklende olsa haklara sahip olmuşlardır. Tanzimat Fermanının İlanı birlikte Aleviler’e karşı uygulanan “Cihat ve Harp Hukuku” hükümleri resmi olarak ortadan kalkmıştır. Tanzimat Fermanından sonra Bektaşilik tekrardan Osmanlı İmparatorluğu içinde kışla-asker-ordu üzerinde nüfuzu olmadan görünür bir duruma gelmiş, 1826’da ilan edilen fetva yürürlüğünü kaybetmiştir.
Tanzimat Fermanı sonrası merkezi otoritenin güçlendirilmesi kapsamında Osmanlı’nın Kürdistan olarak kabul edilen topraklarında Yavuz Sultan Selim- İdris-i Bitlisi arasında Kürt aşiretleri adına imza edilen ve özerklikleri tanınan Kürt Mirlerinin özerklikleri tasfiye edilmeye başlanmıştır. Osmanlı Modernleşmesi böylece sadece Yeniçeri Ocağı-Bektaşi Tarikatının merkezdeki gücünü tasfiye etmekle kalmamış aynı zamanda merkezi otorite üzerinde 16.yy’dan kalma kazanılmış hakları olan Kürt Mirler’inin özerkliklerini de sona erdirme eğiliminde olmuştur. Bu kapsamda Dersim ismi ilk defa İdari bir isim olarak 1848 senesinde Diyarbakır Eyaletine bağlı Sancak olarak İdari Yapı içerisinde yer almıştır. 1848’de başlayan Dersim adlı Coğrafik-İdari birim, 1926 yılına kadar İdare Hukuku içinde bazen Sancak bazen de Vilayet adıyla ve statüsüyle yer almıştır.
ISLAHAT FERMANI ; SEKÜLER OSMANLI VATANDAŞLIĞI BİLİNCİNİN DOĞUŞU
1856 tarihinde Mustafa Reşit Paşa’nın yetiştirdiği Mehmed Emin Ali ve Fuad Paşalar öncülüğünde Islahat Fermanı İlan edilmiştir.
Islahat Fermanı ile birlikte Osmanlı Hukuk Düzeninde;
- Osmanlı Vatandaşları arasında Müslüman ve Gayr-i Müslim ayrımı olmaksızın herkesin Osmanlı Vatandaşı olarak kabulü,
- Gayr-i Müslim Osmanlı Vatandaşlarının can, mal, ırz ve dini inançlarının korunma altında olduğu
- Gayr-i Müslimler’e yönelik işkence, eziyet, angaryanın kesin olarak yasaklandığı
- Din değiştirmelerine gerek kalmadan Gayr-i Müslimler’in devlet idaresinde görev alabileceği, memur ve asker olabilecekleri
- Cizye vergisinin kaldırılacağı
- Kanunların Hristiyan olanların dillerine de çevrileceği
- Kilise ve Havra tamiri ve inşaası serbest olduğu kabul edilmiştir.
1856 tarihli Islahat Fermanı ile birlikte Millet-i Hakime olan Müslümanlar’ın Üstünlüğüne İlişkin Ortaçağ’dan beri uygulanan Hukuk kaldırılmıştır. Hukuk Sisteminde sekülerleşme süreci hızlanmıştır. Vatandaşlık tanımında “din-mezhep-ırk” ayrımı reddedilmiştir.
ISLAHAT FERMANI VE DERSİM
Tanzimat’ın idarede merkezileşme politikası kapsamında Dersim’de idari birimler kurulmaya başlanmasının ardından 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanının, Dersim’de ilk muhatabı Hristiyan Ermeni Cemaatidir. Dersimli Aleviler ise Islahat Fermanın doğrudan bir muhatabı değildirler ancak Osmanlı Vatandaşlığı anlayışının “din, ırk, mezhep” farkı gözetmeksizin kabul edilmesi ve Islahat Fermanı ile tanınan hakların Dersimli Aleviler lehine olduğu da göz ardı edilemez. Modernite Öncesi Osmanlı Hukuku; Aleviler’i statü olarak “İslam Dışı-Dahili Hasım-Cihat Hukukuna” tabii bir cemaat olarak görüyordu. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanlarıyla birlikte Dersimli Aleviler’in ve genel olarak Aleviler’in statüsü de vatandaşlık temelinde şekli bir iyileştirmeye kavuşmuştur. Tanzimat ve Islahat Fermanları neticesinde Bektaşi Tekkeleri de tekrardan açılmaya başlanmış, Bektaşi Ayin-i Cem İbadetleri tekrardan yapılmaya başlanmıştır.
İLK ANAYASA; KANUN-İ ESASİ-DERSİM VE ALEVİLER
Osmanlı Uyruğundan Velestinli Rigas’ın bir Helen-Osmanlı Cumhuriyeti için hazırladığı taslak anayasadan dolayı 1798’de katlinden sonra Tanzimat Dönemi Modernleşmesinin sonucu olarak Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid kendisi için zoraki şartlar altında 1876’da Kanun-i Esasi olarak tanımlanan Anayasa’yı kabul etmiştir.
Dersimliler’in ve Aleviler’in Osmanlı uyruğu içinde olduğu Anayasal olarak Osmanlı Vatandaşı kabul edildikleri bu Anayasa süreci Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi modernleşme döneminin sivil bürokrasisinin bir azmi ve emeğinin sonucu olarak, Aşil Topuğu olarak Sultan’a verilen yetkilerin ölçüsüzlüğü nedeniyle de kısa süren bir Parlamenter Sistem olan; Meclis-i Mebusan Sistemi ve Ayan Meclisi Sistemi başlamıştır.
Kanun-i Esasi ile birlikte;
- Saltanat ve Hilafet makamı, Anayasal bir konumda yetkileri ile yer almış
- Yargı-Yasama-Yürütme ayrılığı kabul edilmiş,
- Osmanlı Vatandaşı erkeklere seçme ve seçilme hakkı verilmiş
- Basın Hürriyeti kabul edilmiştir.
- Toplanma Hakkı kabul edilmiştir.
Kanun-i Esasinin zayıf yönü egemenlik hakkının paylaşıldığı Osmanlı Hanedanlığı üyesi Sultan’a ve Halife’ye verilen yetkilerin genişliğinden kaynaklıdır. Sultan 2. Abdülhamid tarafından 1877 yılında Meclis ve Anayasal Sistemin, aynı anayasa hükümlerine dayanarak süresiz olarak askıya alınması bu sürecin talihsizliği olmuştur.
- Abdülhamit genç bir şehzadeyken amcası Sultan Abdüllaziz’in Avrupa Seyahatinde mahiyetinde bulunmuştur. 21 Haziran 1867-7 Ağustos 1867 arasında 47 gün süren bu Avrupa Seyahati sırasında İngiltere, Fransa, Belçika, Prusya, Avusturya-Macaristan (Gül Baba Bektaşi Türbesi de ziyaret edilmiştir.) ülkelerinde bulunan Abdülhamid, Avrupa’daki muazzam ilerleyişi gördüğünde hayretler içerisinde kalmış, 1877-1908 arasındaki saltanatı sırasında muhafazakar-modernist ve sistemli bir Osmanlı Modernleşmesini sürdürmüştür.
KANUN-İ ESASİ, ALEVİLER VE DERSİMLİLER
1876 YILINDA 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi İlanı neticesinde Anayasanın 4.maddesinde “Devletin dini İslam’dır. Bu Hükme aykırı karar ve hüküm verilemez” hükmü, 8.maddesinde “Osmanlı Devleti uyruğunda olan herkesin din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin Osmanlı Vatandaşı edileceği,” hükmü, madde 17’de “Osmanlılar’ın din ve mezhep farkı dışında kanun önünde ve memleketin hak ve vazifelerinde eşit olacağı” hükümleri bir arada değerlendirildiğinde ;
Tanzimat ve Islahat Fermanıyla zayıflatılan Millet-i Hakime Hukukunun, Kanun-i Esasi’deki baskın “İslami” karakter nedeniyle zayıfladığı ifade edilebilir. Bu anayasa kapsamında Aleviler ve özelde Dersimliler şekli Anayasal Hakları olan Osmanlı Vatandaşı statüsünde olmuşlardır. 1876’da toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında 69 Müslüman ve 46 Gayr-i Müslim Osmanlı Vatandaşı, Osmanlı Milletini temsilen parlamentoda yer almışlardır. Bu ilk mecliste Aleviler’den ve Dersimliler’den seçilen bir Mebus yoktur. Dolayısıyla da temsil hakkı açısından Aleviler’in ve Dersimliler’in ilk parlamentoda görünür olmadığı ifade edilebilir.
1908 HÜRRİYET DEVRİMİ; KANUN-İ ESASİ’NİN YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ
- Abdülhamid, 1908 yılında Osmanlı Modernleşmesi sonucu ülke dahilinde yetişen Batılı tarzda eğitim almış olan asker ve sivil zümrenin Makedonya’da başlayan isyanına mani olamamış, Kanun-i Esasi’yi tekrardan yürürlüğe koyduğunu ilan etmiştir. Böylece 2. Meşrutiyet Dönemi başlamıştır.
- MEŞRUTİYET, ALEVİLER VE DERSİMLİLER
1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanı neticesinde Osmanlı Tarihinin en geniş toplumsal katılımlı kutlamalarına tanıklık eden, Fransız İhtilalinin dört ana ilkesi olan Adalet, Hürriyet, Musavat ve Uhuvet ilkelerinin sembolize edildiği kutlamalarla geçen, liberal demokratik bir ortam söz konusu olmuştur. Bu kutlamalara Erzincan’da Dersimli Aşiretler de iştirak etmişlerdir.
- Abdülhamid’in 1876-1909 arası Dersimliler üzerinde izlediği siyaset; Dersimli Aleviler’i Hilafet yanlısı bir zeminde merkezi otoriteye bağlama, Kürt Aşiret Mekteplerine Dersimliler’i sınırlı sayıda da olsa alma ve Dersimli Aleviler’in inançlarını “Tashih-i İtakat” kapsamında Osmanlı Sünniliğine yakınlaştırma gayreti içeriyordu.
- Meşrutiyet’in ilanı birlikte tarih sahnesine Dersimliler adına parlamenter sistemde ortaya çıkan ilk kişi; İstanbul Barosunun kurucu başkanı olan Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey’dir.
Lütfi Fikri Bey 1908 yılında Dersim adına Osmanlı Meclisi Mebusanına seçilmiştir. Lütfi Fikri Bey Paris’te Hukuk Fakültesi okumuş, liberal-demokrat bir çizgide siyaset yürüten, İttihatçı-Komitacılığa karşı muhalefet etmiş, mecliste Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı önerisinde bulunmuş, nev-i şahsına münhasır müzmin muhalif ve liberal-demokrat olarak Dersimliler adına temsil hakkını kullanmıştır.
Dersimliler’in demokrasi sahasına Lütfi Fikri Bey gibi bir Mebus/Halk Temsilcisi ile başlaması Dersimliler’in Anayasal Osmanlılık içindeki özgün konumuna yönelik enterasan bir olaydır.
1909 yılında İttihatçılar tarafından İstanbul’daki Şeriat Ayaklanması gerekçe gösterilerek, 2. Abdülhamid tahttan indirilir. Bu hadiseden sonra Anayasa’da 1876’da Halife-Sultan’a verilen yetkiler kısıtlanır ve sembolik yetkilere haiz Halife-Sultan yetkilerinin olduğu Anayasa Reformu yapılır. Böylece ikinci bir istibdat rejiminin önüne geçilmek istenir. Ancak İttihat ve Terraki Merkez Yönetimi tarafından 23 Ocak 1913’te askeri bir darbe yapılarak Osmanlı Devletinin tüm idaresini İttihat ve Terakki Partisi ele geçirir.
İttihatçılar’ın liderliğinde girilen 1. Dünya Savaşında 1839 Tanzimat Fermanından başlayarak 1909 Anayasa Değişikliğine kadar süren Pozitif yönlü Hukuka alanındaki Modernleşme; yerini 1915’te çıkarılan Tehcir ve İskan Kanunu ile birlikte negatif yönlü bir hukuki sürece bırakmaya başlayacaktır.
NEGATİF YÖNLÜ HUKUKİ MODERNLEŞME SÜRECİNİN BAŞLANGICI; 1915 TEHCİR KANUNU
1 Haziran 1915 yılında yürürlüğe sokulan Tehcir Kanunu resmi adıyla Sevk ve İskan Kanunu, 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan insan ve yurttaş hakları lehine kanunlaşma ve hukukileşme sürecini keskin bir şekilde tersine çevirmiş, Osmanlı’nın 1839 öncesi devlet yönetiminde somut bulan, Millet-i Hakime merkezli düşünce tekrardan siyasal ve hukuki hayata hakim olmaya başlamış ve neticede Tunceli Kanununa temel oluşturacak sürecin mayası 1915 Tehcir Kanunu ile birlikte atılmıştır.
1915 Sevk ve İskan Kanunu; Osmanlı Anayasasının gereği Osmanlı Vatandaşı olan Ermeni vatandaşların anayasa ile korunan can ve mal güvenliklerinin toptan ilgasına ve soykırıma giden bir sürece yol açmıştır.
1923 yılında Lozan Anlaşması ve 1924 yılında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesiyle birlikte her iki ülkede anayasal hakları askıya alınan milyonları aşan insanlar, yeni bir devletin vatandaşlık hukukunun parçası olarak mübadele edilmişlerdir. Mübadele ölçütü sadece “Din” olan bu nüfus mübadelesi neticesinde zamanla tüm Asya Türkiye’si koca bir Tanzimat, Islahat, Kanuni Esasi süreçlerinde yaşadığı pozitif yönlü hukukileşme sürecini; Tehcir Kanunu, Lozan Anlaşması ve Mübadele Anlaşmasının yarattığı hukuksuzluk girdabında kaybetmeye başlamıştır. Dikkat edilecek olursa Tehcir Kanunu, Lozan Andlaşması ve Mübadele Andlaşması “Millet-i Hakime” Hukukunu dirilten muhteviyatlara ve sonuçlara sahiptir. Bu üç negatif yönlü hukuki süreçte “Müslümanlar’ın Hukukunun Müslüman olmayanlar’a karşı korunması” mantığı vardır.
1923’te ilan olunan Cumhuriyet, esasında bir asker-bürokrat elitler rejimi olarak 1924 Anayasası ile hukuki temeli belirlendiğinde , 1876 Kanun-i Esasi’sinin bir Mütemimimi Cüz’i olan 1921 Teşkilat-ı Esasi düzenlemesiyle mevcut olan muhtariyete dayalı sistem de (Kürt Vilayetlerinde Adem-i Merkeziyetçi İdare Olunmasına İmkan Veren 11. Maddede ki yetkiler) reddedilmiştir.
1924 ANAYASASI, DERSİMLİLER VE ALEVİLER
1924 Anayasası ile birlikte; 1839’dan başlayarak, devam eden sivilleşme eğiliminde olan Osmanlı Modernleşme hikayesi yerini; Militarist bir Modernleşmeye;
Osmanlı’daki Millet-i Hakime anlayışı kanunlarda yerini “Türklüğe ve Türklüğü tahkim edecek Kontrol altında bir İslam’a”;
Osmanlı’daki kapsayıcı bütünleştirici vatandaşlık tanımının yerini “Türk” merkezli bir ulus inşaasına ve Gayri-Türklerle mücadeleye dönük bir kanunlar, yönetmelikler, tüzükler, kararnameler ve umum-i müfettişlikler devletine bırakmıştır.
1924 Anayasası ile birlikte Hukuk alanına egemen olan iki siyasal akım mevcudiyet gösterir; Militarist Türk Milliyetçiliği ve Militarist Laiklik. 1924 Anayasasında “Türk” merkezli vatandaşlık tanımı neticesinde 1856 tarihli Islahat Fermanı ile başlayan 1876 Kanun-i Esas-i süreci sonucu pekişen çoğulcu ve birleştirici “Osmanlı Vatandaşlığı” tanımı tasfiye edilmiştir.
1925 yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte Alevi-Bektaşi inancına mensup yurttaşların ibadethaneleri kapatılmış sadece Cami ve mescitlerin açık kalmasına, ülke dahilinde rejimin öngördüğü şekilde bir “Sünni İslam” anlayışının varlığına (Sünni Tarikat Tekkeleri ve medreseleri kapatılmışlar ancak fiiliyatta tarikatlar cami ve mescitlerde varlıklarını korumaya devam etmişlerdir.) izin verilmiştir. Alevi ve Bektaşi Toplumunun ibadet özgürlüğü bu yasa kapsamında ortadan kaldırılmış, Alevi-Bektaşi Toplumunun inançsal dünyasına yönelik Ortaçağ Osmanlı bakış açısı bu militarist modernleşme döneminde tekrar ortaya çıkmıştır. Dersimli Aleviler hakkında 1938 yılı öncesi hazırlanan dini ve etnik analiz raporlarında sıklıkla “Dersimli Aleviler’in inanç dünyasının ilkelliğinden, İslam’a yabancılıklarından, Seyyidler eliyle sömürülmelerinden, Türklüklerini unutmuş olduklarından, Kılıç artığı Kızılbaşlar olduklarından ve Seyyidler tarafından tatbik edilen hukukun tasfiye zaruretine dair” ifadeler, bu minvalde (1839 öncesi Osmanlı’nın Aleviler’e yönelik bakış açısına dönüş) düşünülebilir.
- CUMHURİYET’İN DERSİMLİLER’E BAKIŞ AÇISI
Cumhuriyet’in Resmi Tarih Manifestosu olan 1927 tarihli Nutuk’ta “Dersim” isminin müspet dışı ifadelerle ve olaylarla anılması, İstanbul Barosu Kurucusu Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey’in İstiklal Mahkemelerinde idamla yargılanması, Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey’in 1925’te idamı; Askeri-Bürokratik Cumhuriyet’in hikayesinin, Anti-Dersim Anti-Alevi ve Ant-i Kürt olarak devam edeceğinin güçlü işaretleri olarak yorumlanabilir.
1839 öncesi Millet-i Hakime Hukuku “Türk ve İslam” merkezli Militarist Milliyetçilik ve Laiklik anlayışı ile tekrardan inşaa edilmeye çalışılırken, Bu rejimin Millet-i Mahkumesi de Gayr-i Türk ve Gayr-i İslam kabul edilen “Dersimli Aleviler ve Kürtler” kabul edilecektir.
Tunceli Kanunun esbab-ı mucibesi de esasında budur. Dersimliler’i; Cumhuriyet’in Millet-i Mahkumesi haline getirmek, bunun içinde “Kolonyalist bir Hukuk” anlayışı ile hareket etmek dahilinde bir mevzuat öyküsüdür.
1935 yasama yılı tarihli Tunceli Kanununa kadar gelinen süreçte ;
- Millet-i Hakime’nin Türkler olduğuna ilişkin 1924 Anayasasının Gayr-i Türk karakteri
- 1915 Sevk ve İskan Kanunu
- 1925 Takrir-i Sukün Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri, 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu
- 1934 İskan Kanunu süreçleri negatif yönlü temel hukuki mevzuatı oluşturur.
DERSİM İÇİN KOLONİ HUKUKU ÖNERİSİ
1924 Anayasası ile birlikte Dersimliler’in 1921 Teşkilat-ı Esasiyesinin 11. Maddesi kapsamında adem-i merkeziyet temelinde hakları ve olası etnik-inançsal taleplerinin ortadan kaldırılmasının ardından 1. Cumhuriyet’in 1. Döneminde ( Benim tasnifime göre 1924-1938 arası 1. Dönem, 1938-1950 arası 2. Dönemi ve 1950-1961 arası 3. Dönemi içerir.) Dersim için üç resmi görüş arasında bir çarpışma vardır.
1.Görüş ; Şiddetle Dersim Meselesi’nin çözülmesi ve Merkezileşmenin Koloniyal bir şekilde gerçekleşmesini arzu edenler grubudur.
Fevzi Çakmak’ın görüşü ; “Dersim’de Kolonya/Sömürge Hukuku” sistemini tatbik edilmesinden yanadır.
1915 Ermeni Tehcir Komisyonunda çalışmış, İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın niyeti de bundan bağımsız değildir.
Mustafa Kemal’in ise “Nutuk” adlı Resmi Tarih Manifestosunda da görüleceği üzere Dersimliler’e bir ant-i patisi vardır.
- Görüş; Vali ve Umumi Müfettiş Cemal Bardakçı’nın olduğu gruptur. Bu gruba göre merkezileşme için şiddet yerine zamana yayılan ve Dersimliler’in güvenini kazanabilecek bir yatırımlar politikası izlenmelidir.
- Görüş ; İsmet Paşa’nin içinde bulunduğu her iki zıt görüşün bir karmasını oluşturur. Yerine göre şiddet yerine göre yatırım.
Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya, (1925-1938 arası sıkı bir Kemalist Rejim gözetiminde olan Kazım Karabekir da dahil olmak üzere) Hatırat, Nutuk ve Raporlarda Ant-i Dersim algısı olan idarecilerdir.
İsmet Paşa’nın Dersimliler’e karşı bir özel kini veya ant-i patisi olduğuna ilişkin bir durum, hatırat ve notlarında yoktur.
Tunceli Kanununu çıkaran Meclis ise atanmışlar meclisidir. Egemenlik kayıtsız şartsız millet-i hakime olan Türkler adına Mustafa Kemal’dedir. Meclis’te Atatürk’e muhalif tek bir kişi olmadığı gibi, Kürtler adına Aleviler adına Dersimliler adına Cumhuriyet’in Millet-i Mahkumesi adına konuşacak tek bir temsilci yoktur. Oysaki 1908 Osmanlı Mebusan Meclisinde ve 1919-1923 arası Büyük Millet Meclisinde Dersim’i temsilen (5 Mebus), fikirleri muhkem görüşe göre muhalif olacak temsilciler vardı. Dolayısıyla 1924 Anayasa süreci ile Dersimliler’in -1876 Kanun-i Esasi ve onun bir parçası olan 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye’si gereği- Seçme ve Seçilme Hakkı fiilen kaldırılmış, Dersimliler adına Tunceli Kanunu görüşmeleri sırasında fikir beyan edilmesinin de önüne geçilmiştir.
TUNCELİ KANUNU VE BASIN HÜRRİYETİ
1908’de Sansürün kalkması ve 1876 Anayasası gereği basın hürriyetinin tekrardan yürürlüğe girmesi sonucu oluşan Muhalif Basın ise 1925 Takrir-i Sükun Kanunu ile susturulmuş, Kemalist Rejime muhalif tüm basın yayın organları kapatılmış, gazetecilere yönelik ülke dahilinde sürgün ve kürek mahkumiyeti siyaseti izlenmiştir. 1929 yılında Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükten kalktığında 1908-1925 arası oluşan muhalif basın geleneği tasfiye olmuştu. Dolayısıyla 1935 tarihinde yasama organından geçen, 2 Ocak 1936 tarihinde Resmi Gazetede onanarak yürürlüğe giren Tunceli Kanunu üzerine aleyhte görüş belirten bir basın yayın organına rastlanılmaz. Nitekim 1937 ve 1938 yılında yayın hayatında olan gazetelerde de bu durumun izleri, rejim denetiminde basında daha iyi gözlemlenir. Tunceli Kanunu öncesi ve sonrası basın hürriyeti resmi görüşler ve tebliğlerin yayınlanması haricinde kaldırılmış olduğundan Dersim Meselesinin, Türkiye Kamuoyunda tartışılması da gecikmiştir.
Tunceli Kanunu; Meclis adliye-içişleri bakanlığı komisyon görüşmeleri ve TBMM Genel Kurul görüşmeleri sırasında “İdam Cezasını onama yetkisinin, Meclis’ten alınıp Tunceli Valisi-Korgeneraline verilmesi” hususunda anayasaya aykırılık olup-olmadığı yönünden bir yetki tartışmasına sahne olmuştur.
Yine “Dersim’de asayiş normal ise neden bu yasaya ihtiyaç duyuluyor?” diye İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın kanun sunuş açıklamasındaki ifadelerine istinaden sualler sorulmuştur. Netice değişmemiştir. Adliye Encümenine “Munzur” adıyla gelen yasa; “Tunceli” ismiyle 25 Aralık 1935’te yasalamış, 2 Ocak 1936’da 2884 sayılı TUNCELİ VİLAYETİNİN İDARESİ HAKKINDA KANUN Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe konulmuştur.
38 maddeden ibaret Tunceli Kanunu özellikleri ;
- 1924 Anayasası içerisinde Dersimliler’e ilişkin özel bir yasa hazırlanmıştır.
- Tunceli Kanunu, bir kolonizm anayasasıdır. Fevzi Çakmak’ın görüşleri neticesinde Dersimliler için Koloni Hukuku uygulamasına geçilmiştir.
- Dersimliler’in iskan ve tehcirleri ile ilgili tüm yetkilerin ilin korgeneral-valisine verilmesi; 1915 Sevk ve İskan Kanunu yani Tehcir Kanunun etkisi.
- 1924 Anayasasında ve 765 sayılı Ceza Kanununda öngörülenin aksine özel bir ceza muhakemesi hukuku, Tunceli Kanunu ile Dersimliler için benimsenmiştir.
- Tunceli Kanunun yürürlük sahası sadece günümüz Tunceli Vilayeti idari sınırları için değil, Dersimle bağı olan Alevi ocaklarının ve aşiretlerinin olduğu Gümüşhane, Bingöl, Elazığ, Sivas, Erzincan, Erzurum’u kapsamaktadır.
- Bu şu anlama gelmektedir; Gümüşhane-Erzurum-Bingöl-Elazığ-Erzincan-Erzurum-Sivas vilayetlerinin idari sınırlarında yaşayan Dersimli kökenli aşiretler ve seyyidler de Tunceli Kanunu hükümlerine tabiidirler. Dikkat edilecek olursa bu saha; Dersim merkezli Alevi Ocaklarının Pir-Talip ilişkisinin ve Alevi Hukukunun yüzyıllarca nüfuz sahasında olan bir sahadır.
- Tunceli Kanunun esasında önemli amaçlarından biri Dersimliler’in toplumsal yapısını ve iç hukuk sistemini tamamen lağvetmekti. Kemalist Rejim bu hususta Dersim’de Tunceli Kanunu aracılığıyla bir toplum mühendisliği projesini de yürürlüğe geçirmiştir.
- Dersimliler’in yargılanması için Özel yetkili bir Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’nin Elazığ ilinde kurulması da kararlaştırılmıştır. Bu mahkemenin yetkisinin ana kaynağı 1924 Anayasa değil, Tunceli Kanunu’dur.
- İddianamenin sanığa tebliğ edilmemesi,
- İddianamenin tahkikatın başladığı süre zarfında 2 gün içinde hazırlanma mecburiyeti
- Ağır Ceza mahkemesinde yargılamaların valilin izni dışında genel kural olarak tutuklu olarak yapılması mecburiyeti vardır.
- Soruşturma sırasında verilen tutuklama kararına karşı maznun yani şüpheli itiraz edemez, bu hakkı yoktur.
- İddianamenin mahkemeye tevdiinden sonra 5 gün içinde duruşma yapılır.
- Sanık/maznun hakkında kesin deliller varsa aynı duruşmada karar verilir. Cumhuriyet Savcısı aynı duruşmada mütaalasını vermek zorundadır.
- Zaruri hallerde Duruşma en fazla 5 gün 2. Duruşma için ertelenebilir.
- Kesin deliller bulunmayan davalarda maznuna ve müdafiine savunma yapmak için iki gün süre tanınır, Üç gün sonrada en geç mahkeme hükmü açıklanır.
- Ceza mahkemelerinde verilecek cezalar, temyize tabi değil ve kat’idir.
- İdam cezalarını onama ve erteleme yetkisi TBMM’de değil, Tunceli Korgeneral-Valisine aittir.
- Kanunun İlk Yürürlük Süresi ; 1 Ocak 1940 tarihine kadardır.
Tunceli Kanun ikinci kez 8 temmuz 1939 Temmuz’unda uzatılmıştır.
16.12.1942’de 2 yıl daha uzatılmıştır.
13.12.1944’te1 yıl uzatılmıştır.
25.12.1945’te 1 yıl uzatılmıştır. 1947 yılına girildiğinde Tunceli Kanunlarının hükümleri kanuna isim veren madde dışında yürürlükten kalkmıştır. Dersimliler böylece 1936-1947 yılları arası Tunceli Kanunu hükümleri altında “Cezalandırılmış bir Şehir Halkı” olarak koloniyal bir hukukun mağduru olmuşlardır.
Tunceli Kanunu; Cezalandırılmış Şehir mantığının somut bir uygulamasıdır.
1937-38 Askeri Harekatı bilhassa Mustafa Kemal’in “cezalandırılmış şehir düşüncesine” uygun olarak düzenlenmiştir.
Tunceli Kanununa ilişkin 1947’ye kadar kanunun yürürlük süresini uzatmaya dönük meclis oturumlarında Tunceli Kanunu defaatle övülmüş ve 1946 yılında yapılan son değerlendirme oturumunda “Tunceli Kanunun yürürlük süresi kalkıyor ancak Dersim Hadisesi ya tekrardan ortaya çıkarsa” diyerek kanunun devamından yana olan milletvekillerinin konuşmaları da olmuştur.
Tunceli Kanununa ilişkin ilk resmi eleştirel yaklaşım 1979’da Başbakan Süleyman Demirel’in, Genelkurmay Başkanlığına hitaben;
“Benden 4 şey istemeyin;
1) Tunceli Kanunu,
2) Tehcir Kanunu
3) İstiklal Mahkemeleri
4) Takrir-i Sükün Kanunu,” sözleri ile kayda geçmiştir.
Süleyman Demirel’in “Tunceli Kanunu ve Dersim Meselesine” ilişkin bakış açısı resmi düzeyde ilk Tunceli Kanunu eleştirisi olarak da nazara alınabilir. Nitekim 12 Eylül 1980 Darbesiyle Süleyman Demirel Başbakanlıktan uzaklaştırılmış, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi süreciyle 1961-1980 arası (12 Mart 1971-14 Ekim 1973 arası askeri darbesi haricinde) 2. Cumhuriyet Dönemindeki İnsan Hakları merkezli Hukuki Gelişim, 3. Cumhuriyet Döneminde negatif yönlü bir süreçle tasfiye edilmiştir.
Tunceli Kanunu’nun, Türkiye Hukuk Mevzuatındaki Yansımaları;
- 1990’lı yıllardaki OHAL Yönetimine temel dayanak bir mevzuat olması; OHAL Valiliği İhdası,
- Ülkenin bir bölümünün, Anayasa’ya aykırı şekilde yönetilmesi uygulamasında bir örnek teşkil etmesi
- Dersimliler’in ve Kürtler’in 1990’lı yıllarda köylerinden tehciri
- Özel Yetkili Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması başlıklarında ele alınabilir.
Sonuç ;
Koloni Hukukuna karşı çıkan 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve ondan esinlenen 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin; 1791 tarihli ilk Fransız Anayasasında ön söz olarak kabulü sonrasında;
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
Osmanlı Uyruğundan Velestinli Rigas’ın 1790-98 arası Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini esas alan Osmanlı Tarihinin İlk Sivil Anayasa taslağı, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, 1856 tarihli Islahat Fermanı, 1876 tarihli Kanun-i Esasi,1908 Hürriyet İhtilali, 1909 Anayasa Değişikliği Sürecine kadar Osmanlı Modernleşmesinin Hukuk alanında çoğulcu-eşitlikçi bir anlayışı hakim kılmaya çalıştığı 1839-1909 arası pozitif yönlü liberal hukuki ivmeye karşın,
1915 Tehcir Kanunu- 1923 Lozan Anlaşması- 1924 Nüfus Mübadelesi- 1925-29 arası tatbik edilen Takriri-i Sükun Kanunu, 1934 İskan Kanunu, 1936-1947 arası yürürlükte bulunan Tunceli Kanunu ile birlikte 1915-1947 yıllarında insan hakları, çoğulculuk ve eşit yurttaşlık temelinde negatif yönlü bir hukuki sürece tanıklık edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar ;
- Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
- Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi
- Velestinli Rigas Biyografisi, Yunan Ulusunun Doğuşu, Yazar; Herkül Millas
- Velestinli Rigas’ın Anayasa Taslağı, Yunan Ulusun Doğuşu, Yazar; Herkül Milas
- Tanzimat Fermanı
- Islahat Fermanı
- Kanun-i Esasi
- 1909 Tarihli Kanun-i Esasi Tadili Hükümleri
- Lütfi Fikri Bey Biyografisi, İslam Ansiklopedisi
- Sevk ve İskan Kanunu
- Lozan Andlaşması
- Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Andlaşması
- 1921 Teşkilat-ı Esasiyesi
- 1924 Anayasası
- 1925 Takrir-i Sükun Kanunu
- 1925 Tekke ve Zaviyeler Hakkında Kanun
- 1934 İskan Kanunu
- 1935 Yasama yılı tarihli Tunceli Kanunu
- TBMM Tunceli Kanunu Görüşme ve Kanunun Uzatılmasına İlişkin Tutanaklar
- Osmanlı Dönemi 16.yy Şeyh-ül İslam Fetvaları
- Nutuk, K. Atatürk
- İsmet Paşa Hatıratı
- Süleyman Demirel’in “Benden Dersim kanunu istemeyin.” Kürtler adlı Kitap’tan hatırat, yazar Hasan Cemal.
Cihan SÖYLEMEZ
Tarihçi-Hukukçu

