Cuma, Ekim 9, 2026

Cafer Yüceer (Seyit Rıza’nın Torunu): Kara Harflerle Yazılan Geçmişten, Umutla Açılan Yarına

Date:

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır.

YAŞANAN HER ŞEYİN ER YA DA GEÇ BİR HAYRI, VEBALİ VE HESABI VARDIR

Yaşanan her şeyin er ya da geç bir hayrı, vebali ve hesabı vardır.

Gelecek, umut ülkesidir. Düş kurulan hislerin gerçeklerle buluştuğu an, ufkun aydınlandığı andır.

Yarınlar, sonsuz potansiyeller diyarı olarak düşünülür.

Ve yarını; umutla, sağlıkla, sabırla, birlik ve beraberlik duyguları içinde beklemek gerekir.

Geçmiş güvenilir, sağlam, değişmez ve kalıcıdır. Değiştirilmesi mümkün olmayan anılar ve olaylar bütünüdür.

Kendini yalnız ve güçsüz hissetme. Sen başlı başına bir güçsün. Bir kaya sertliğinde, bir dağ heybetinde ve yüceliğindesin. Kendini tanı. Yapmak istediğin ve düşündüğün şeyi gerçekleştir. Kararlı ve ilkeli ol.

İnanç, insanın suyudur. İnancını yerinde ve zamanında doğru duygularla buluşturursan çelikleşirsin. Bükülmez, paslanmazsın. İnsan ömrü, ışıl ışıl parıltılarla doludur.

Dedem SıhHasan, Seyit Rıza’nın büyük oğludur. Bu fotoğraf, Elazığ’da tutuklu kaldığı mahpus hanede çekilmiştir.

17 Ağustos 1937 ve ondan sonra devam eden süreç, bizim açımızdan kara harflerle yazılmış bir tarih sayfasıdır.

Laçınan Deresi’nin Ağustos ayında kanlı aktığını söylerler. Otuz üç can… Dile kolay. Kadın, kız, çoluk çocuk… Hamile kadınlar, doğmamış bebeler, yaşam hakları ellerinden alınarak susturuldu. Vahşeti yapanlar acımasızdı. Nefretle kınıyorum.

“MA” BİZİM YAZGIMIZ, KADERİMİZ KERBELA’YA BENZER…

Dersim coğrafyası, yaklaşık beş yüz yıllık süreçte Osmanlı ile sorunlar yaşar. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yenmesiyle başlayan, sonrasında Türk-İslam birliği egemenliğinin fetvalarla desteklendiği; yağmalamalara fetvalarla haklılık kazandırıldığı, “görüldüğü yerde katli vaciptir” denilerek desteklenen uzun, katlanılmaz ve sancılı bir sürecin içinden bugüne gelinir.

Dersimlilerin yaşadıkları ve gördükleri acılar, uğradıkları değişimler, defalarca kuşatılmaları, öldürülmeleri ve göç etmeleri bu uzun tarihsel sürecin sonucudur.

Beş yüz yıllık süreçte Osmanlı, Dersimliyi baskı, yıldırma, sindirme ve katletme politikaları sonucunda değiştirmek ve dönüştürmek gayretinde olmuş; varsa yoksa ıslahat düşüncesinden ve ıslahat hareketleri sonucunda uygulanan kıyım ve şiddetten vazgeçmemiştir. Bunları bazen kendi ordusuyla, bazen de yörede kurduğu Hamidiye Alayları vasıtasıyla gerçekleştirmiştir.

Islahat adı altında yaptıklarının tek nedeni olduğu ileri sürülmüştür: İnançsal kimlikleri nedeniyle Alevi olmaları. Yoksa harekât uygulamasının haydutluktan, yağmalamaktan, soygunlardan veya kanunlara riayet etmemelerinden kaynaklanmadığı bilinen bir gerçektir.

Halide Edip Adıvar’ın bir eserinde, Kurtuluş Savaşı’nda ve sonrasında en çok yağmalama, eşkıyalık ve yol kesme olaylarının görüldüğü yerler olarak Bolu, Antalya ve Ege bölgesini işaret ettiği belirtilir. Bu, önemli bir veridir.

1921 yılında Koçgiri aşiretleri üzerine harekât düzenlenir. Sonuç; kıyımlar sonucunda parçalanan, yok olan aile birlikleri, kaçışlar ve göç edenlerin yazılmamış öyküleridir.

Sahipsizlerin, günahsızların, mazlumların katli… Acı, hüsran ve yok etme politikası.

Alişer, bir grup Koçgiri ve Dersim aşiretine sığınır. Merkezi hükümet, defalarca Koçgiri’den gelenlerin teslim edilmesini ister. Her defasında reddedilir. Ta ki işbirlikçiler tarafından öldürülmesine kadar.

Cumhuriyet döneminin öncesinde ve sonrasında da durum farklı değildir.

“Dersim son derece kayalık, sarp ve geçilmesi zor, vahşi yerler olup ekip biçilecek bölümü ve meraları azdır. Arazinin bu vahşeti, Dersim ahalisinin tabiatını etkileyerek hepsini vahşi, hunhar, insanlık ve faziletten mahrum hâle koymuştur. Son derece yalancı, hilekâr ve fırsatçı olduklarından sözlerine güvenmek tamamen saflık olur.”

Kâzım Karabekir’in 1909 tarihli Kürt Meselesi Raporu’nda bu ifadelerin yer aldığı aktarılır.

Devamında:

“Ya Dersim taşarsa? O zaman Dersim büyük bir bela selidir, etrafa bir kurt sürüsü, bir sırtlan sürüsü yayılır. Ne mal, ne hayat, o hiçbir şey tanımaz. Vurur, kırar, parçalar, yüklenir, geri döner.”

Hakkı Uluğ’un Derebeyi ve Dersim adlı eserinde de benzer ifadeler yer alır.

Yine 1932 tarihli Dersim raporundan aktarılan bir başka ifade şöyledir:

“Dersimli yalnız kuvvet önünde boyun eğer ve boyun eğişe kin, garez ve fırsat bekleyen mücehhez bir tiptir. Bütün bir tarih Dersimliyi böyle tanır.”

22 Kasım 1934 tarihinde dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın imzasıyla Başbakan’a gönderilen gizli bir rapor, Dersim adına çanların çalmakta olduğunu gösterir. Seyit Rıza’ya yönelik suçlamalar da bu raporda yer alır. Bu belgeler, Seyit Rıza’nın artık istenmeyen biri hâline getirildiğini göstermektedir. Özellikle aşiret çatışmalarına hız kazandıran bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

1933 yılında kendisini destekleyen aşiretlerle birlikte Kırganlılarla, daha önceki tarihlerde ise yörede bulunan Kalan aşiretiyle ve zaman zaman Demenanlarla aşiret çatışmalarına girdiği; soygun ve yağmalama yaptığı Ankara’ya defalarca rapor edilir.

Yine bu belgelerde, günden güne destek gören ve güçlenen yapıların 1935 yılında devletin varlığına karşı ciddi saldırılar ve örgütlenmeler içinde olacağı, topyekûn saldıracakları öngörülür. Eğer 1935 yılında herhangi bir harekât yapılmaz ve önlemler alınmazsa, değişik yerlerde konumlanmış süvari birliklerinin emniyette olmalarının kaygı verici olacağı belirtilerek önerilerde bulunulur.

Seyit Rıza’nın büyük dedesi Kara Süleyman’dır. Kara Süleyman’a Alevilik inancında yol göstericilik anlamında “Rahberlik” unvanı verilir. Büyük dedesinden kendisine kalan bu post ve unvanla Seyit Rıza, yörede saygınlığını korur; insanların sevgisini ve beğenisini kazanır. Gerek kendi aşireti içinde gerekse talipleri tarafından dinlenilir. Söz sahibi olan kişi, aynı zamanda nüfuz sahibi ve ikna edici bir özelliği de kendinde barındırır.

Dersim’de yaşayan halk ve aşiretler kendi içine dönük yaşar. Bu yaşayış, herkesin kendi aşiretine bağlı kalma zorunluluğunu beraberinde getirir.

İnsanlar, canlarını ve mallarını korumak amacıyla kendi güvenliklerini, güçlerini ve yetkilerini bağlı bulundukları aşiretten alırlar. Oysa aşiretlerin köklerine bakıldığı zaman, aynı kökten geldikleri anlaşılır. Kendi kimliklerini zaman zaman aşiret yapılanmalarıyla özdeş tutarlar. Aşiretlerine daha çok önem vermeye çalışırlar. Herhangi bir olumsuzlukta veya kavgada taraf tutma hissini aşiretlerinden yana kullanırlar.

Aşiretlerin ekonomik, sosyal, geleneksel ve inançsal bakımdan birbirleriyle uyumlu ilişkileri sürdürülmektedir. Aşiretlerin ileri gelenleri; nüfuz sahibi, ekonomik yönden durumu iyi olan, maneviyatı ağır basan, meyman ağırlayan, insanları etkileyebilen, yönlendirebilen veya gücü kendinde toplayan kişilerdir.

Bu aşiret yapılanmalarından dolayı aşiretler arasında husumetler, kavgalar, soygunlar ve yağmalar zaman zaman yaşanır.

Bu üzücü durumlar 1936, 1937 ve 1938 yıllarında daha da ivme kazanır. Oysa ülkede 1932 yılında rapor edilen yerlerde en çok soygun, yağma ve asayiş olaylarının Urfa, Diyarbakır, Elazığ, Muş, Erzurum ve Kars civarlarında görüldüğü bilinmektedir.

1932, 1933 ve 1934 yıllarında görülen vakıalara rağmen 1935’te devletin kayıtlarına “Dersim çapulcuları” olarak girer. Hatta gasp, soygun ve baskınlar, Cumhuriyet’in Dersim’e yönelik tedip harekâtının sonucunda Türkiye’ye ve uluslararası arenaya anlatılma gereği duyulan olaylar hâline getirilir. Yapacaklarına meşruiyet ve haklılık kazandırmak amacı güdülür. Bu nedenle bu tarihten sonra yörede meydana gelen asayiş olayları rapor altına alınır ve günübirlik ilgili yerlere bildirilir.

1860’lardan sonra Dersim’de ileri gelen aşiret ağalarıyla Erzurum’da toplantı düzenlenir. Dersim’de yapılması gerekenler konuşulur. Konuşulanlar yalnızca o toplantıyla sınırlı kalır. Birkaç aşiret ağası dışında alınan kararlara riayet edilmez.

Bölgede bulunan kaymakamlıklar her ne kadar Osmanlı’yı temsil etseler de Dersimlilerin askerlik ve diğer yükümlülüklerini yerine getirmelerinde başarı sağlayamazlar. Bu dönemde yaklaşık 60 aşiret ağası Dersim’den yurdun muhtelif yerlerine sürgüne gönderilir. Bulgaristan’ın Vidin Kalesi’ne gönderilen büyük dedemiz Halil Ağa ve oğlu Munzur Ağa da bunlardan birkaçıdır.

1882 yılında Koç ve Semuşağı üzerine taarruz düzenlenir. Sonuç başarısız olur.

1907 yılında Neşet Paşa komutasında Koçuşağı ve Reşikan aşiretleri üzerine yeniden seferler başlatılır. Sonuç alınamaz.

1908’de Koç aşireti, Semuşağı ve Reşikanlar birleşir. 1907 yılında kendilerine yapılan baskından öç almak isterler. 28 Temmuz 1908’de Harbiye Nezareti, 4. Ordu Komutanlığı’na verdiği emirle, Meşrutiyet’in ilanı nedeniyle Dersim’de kan dökülmemesine ve aşiretlerle anlaşarak harekâta son verilmesine karar verir.

Neşet Paşa komutasındaki dağ bataryası, yörede çok sayıda ölüme ve tutuklanmaya neden olur. 1909’da Haydaranlılar üzerine harekât düzenlenir.

1926 yılında tekrar Koçuşağı üzerine, 1930’da ise Pülümür üzerine harekât yapılır.

Genel olarak görülüyor ki Osmanlı, 1860 yılından Cumhuriyet dönemine ve Cumhuriyet sonrasına kadar Dersim üzerinde mutlak egemenlik kurmanın peşindedir.

Cumhuriyet döneminde hükümet okullar, yollar ve köprüler yaptırmak ister. Bunların çoğu bir biçimde engellenir.

Dersim’de aşiret çatışmaları yoğundur. Kırganlılarla Seyit Rıza arasında, Kalanların aşiret ağası Munzur Ağa ile yaklaşık on yıl süren kavgalar yaşanır. Her iki taraftan da öldürülenler olur.

Bu çalkantılı ve çatışmalı dönemde Baytar Nuri, Osmanlı’da kısa bir eğitim sonucunda subay olur. Önce Koçgiri’de görev yapar. Koçgiri’deki görevini tamamlar tamamlamaz Dersim’e gönderilir.

Baytar Nuri, gerek Koçgiri aşiretleri gerekse Dersim aşiretleri arasında bir taraftan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Kürtçülük politikasını yürüten gönüllü biri olarak kendini tanıtmakta; aşiret liderlerini devlete karşı isyana ve savaşmaya teşvik etmekte, güçlü oldukları yönünde onları ikna etmeye çalışmaktadır. Yer yer bunu kendisi de itiraf etmektedir.

Diğer yandan, Cumhuriyet’in orduları içinde pırıl pırıl bir subay olduğu, görevden göreve gönderildiği, tutuklanması, bir gecede idamla yargılanması ve Mustafa Kemal’in telgrafıyla özgürlüğüne kavuşması hiç de hayra alamet görünmemektedir. İnsana inandırıcı gelmeyen yönleri vardır.

Diğer taraftan kendisi hakkında Kürtçülük propagandası yaptığı imajı bulunurken kendisine hanlar tahsis edilmesi, Elazığ’da en üst paşalarla oturup kalkması, Alpdoğan Paşa’yı Elazığ Garı’nda karşılama törenine katılması, gittiği her yerde kadınlarla evlilik hayali kurması veya bu yönde davranması, mantığı zorlayan durumlar olarak göze çarpar. Bu ayrıntıların herkes tarafından bilinmesinde yarar görüyorum.

Seyit Rıza’yı hedefe oturtan ve asılmasında pay sahibi olanların, Baytar Nuri gibi zihniyetler olduğu kanaatindeyim. Aşiretler arasında mal yağmalayan, haydutluk eden, asayişi bozanları kontrol ve teşvik edenlerdir. Seyit Rıza adına başka mercilere ve uluslara mektuplar gönderenlerdir.

1933 yılında Kırganlar, Seyit Rıza’nın oğlu Baba’yı, Sin köyünde arkadaşlarıyla konakladığı evde öldürürler. Seyit Rıza, kendisine destek veren aşiret adamlarıyla Sin köyünü basar. Valike Mezrası’nda üst kurar.

Koçgiri’den Dersim’e sığınan Alişer Bey ve yakınları, hükümetin yerli işbirlikçilerle sıkı teması sonucunda öldürülür. Başları kesilir ve Hozat’ta hükümete teslim edilir. Karşılığında mükâfatlar alınır.

Aşiretler ellerindeki silahları devlete teslim ederler.

1936 yılında devlet, aşiretlere karşı artık üstün durumdadır. Silahlar toplanmıştır.

Cumhuriyet hükümeti bu olaylardan sonra Seyit Rıza’ya karşı aşiretleri kullanmak ister. Zaman zaman aşiretler veya şahıslar da devleti kullanmak ister.

Maksut Uşağı Ağası Kasım oğlu Munzur Ağa, aşiretler arasındaki birliği sağlamak adına bir toplantı düzenler. Kivreliğe başvurur.

Kimilerine göre, Baba’nın öldürülmesi sonucunda yaşanan intikam alma süreci aşiretleri birleştirir.

Bu sene “MA” yok. Dersim’e düzenlenecek gizli harekâtın gizli şifresi… Kâzım Karabekir’in Dersim’e harekât yok dediği “MA” sözcüğünde şifrelenir.

1937-38’de yapılan harekâta “Sel Harekâtı” adı verilir. Amaç; Dersim’e uygarlık götürmek, çocukları okullarla buluşturmak, ağaları cezalandırmak ve feodalizmi ezmektir.

“MA” yok, biz varız. Türk var. Dağ taş, her yer Türk yazılacak.

Oysa “MA”, bizim kendi dilimizde çaresizliğin bir çağrışımıdır. “Ma ez to re safaci” gibi ifadelerde sahipsizliğin bir tür söylencesi, “Ma xore sekena bıke” ifadesinde ise kabul etme, yakarma biçimi olarak karşımıza çıkar.

Dersim’de ihanet çetesi sürekli iş başında olur. Baytar Nuri’nin katır yükleriyle dağıttığı zeyreklerle beslediği aşiretler… Milislik yapanlar mı dersin, kulak toplayanlar mı, istihbarat bilgilerini verenler mi dersin. İkili çalışanlar, yağmalayanlar, soygun yapanlar…

İşbirlikçiler hep arkadan vurmaya çalışırlar. Kendilerine güvence sağlamak amacında olurlar.

1937 yılında Dersim toprakları dört bir yandan kuşatılır, potinler altında ezilir. Evler ve köyler boşaltılır, yakılır. Harman yerleri ve ekin tarlaları ateşlerle çevrili çığlıklar içinde kalır.

İnsanlar çaresizdir. Yaşamak adına belli belirsiz kaçışlar başlar. Yakalananların kurşuna dizilmeleri, kadınlara yönelik tecavüz olayları, talan, yağma, açlık ve kıtlık yaşanır.

Bir anne, küçük çocuğunun celladı olabilir mi? Koşullar, birlikte olduğu insanların güvenliği söz konusu olduğunda insanın kendi canından ve evladından vazgeçebileceği gerçeğiyle bizi yüzleştiriyor demek ki. Bu tür vakıalara tarihte çok ender rastlanılır.

Aileler dağda, taşta, derede, ormanda ve mağaralarda saklanarak kendilerini korumaya çalışırlar. Yakalananlar, görülenler bir biçimde gedik önlerinde, Zini Gediği gibi yerlerde, derin çukurlarda ve uçurum başlarında öldürülür.

Bir kısım insanlar, yaralılar ve eşkıyalar, o köylerdeki yerli halka sığınmaya ve onlardan merhamet beklemeye çalışırlar. Oysa çoğu, vicdanlarını çöpe atmıştır. Sığınanlar karakollara acımasızca teslim edilir. Askerî birliklere teslim edilerek öldürülmeleri sağlanır.

Ancak Hakk’ın ilahi adaleti o kadar kutsaldır ki taraf olanlar, yakalayıp götürenler ve işbirliği yapanlar, görevleri bittikten sonra sıranın kendilerine geldiğini de görürler. Gerek gururlarının ve onurlarının gerekse kendilerindeki değerli eşyaların ve zeyreklerin hiçbir değer taşımadığı gerçeğini geç de olsa öğrenmiş olurlar. Yaptıklarının ve hatalarının bedelini canlarıyla öderler. Bunlar da tarihi bir gerçektir.

Seyit Rıza, Kara Süleyman’ın torunlarındandır. Seyit İbrahim’in; Seyit Süleyman, Seyde Ağa, Seyit Hıdır, Seyit Keko, Seyit Rıza ve Gülşah adında çocukları olur.

Seyit Rıza, 1860’lı yıllarda Dersim topraklarında doğar. Kasım ayının 16’sını 17’sine bağlayan gece, 1937 yılında oğlu Hüseyin’le birlikte Elazığ’da idam edilir.

Seyit Rıza, Diyap Ağa’nın kızı Elif Hatun’la evlenir. Rus Harbi’ne katılıp geri döndükten sonra, Erzincan’ın Ergan köyünde kocasından boşanmış Besey’le ikinci evliliğini yapar. Bu evliliklerden Şıh Hasan, Baba ve Hüseyin adında erkek çocukları ve beş kız çocuğu olur.

Evlatlarının en büyüğü SıhHasan’dır. SıhHasan, amcası Seyde Ağa’nın kızı Anık’la evlenir. Anık aynı zamanda Kopo Rayber’in kız kardeşidir. Bu evlilikten Altun, Narin, Cemile ve ŞaHeyder dünyaya gelir.

ŞaHeyder’in öldürüldüğünde iki canlı olması düşündürücüdür.

Cumhuriyet hükümeti, Şıh Hasan’ı Ovacık’ta bir bakıma siyasi mahkûm gayesiyle tutuklama gereği duyar. Onu bir koz olarak kullanır. Belli bir süreden sonra Alpdoğan Paşa’nın huzuruna çıkarılır. Seyit Rıza’ya iletilmek üzere bazı tespitler ve tavsiyeler sunulur. Kendilerine verilecek arazilerden ve hanlardan tutun da encümen üyeliğine kadar çeşitli vaatlerde bulunularak bir nevi elçi olarak salıverilir.

Şıh Hasan, kardeşi Baba’nın aksine yumuşak kalpli ve olgun bir kişiliğe sahiptir. Köyüne, çoluk çocuğunun arasına döner. Babasına Alpdoğan Paşa’nın dileklerini iletir.

Babası, oğlunun söylediklerini dinledikten sonra aksakalını sıvazlar, derin derin düşünür:

“Lâem, devletin üç beş fırın ekmeğini yedin. Anlaşılıyor ki seni de kendi saflarına çekmişler. Seni benim ipimi çekmek için yolladılar.”

Bu nedenle baba ile oğul bir süre küskün kalır.

Seyit Rıza, 1937 yılına girdiğinde talihsizlikler, kuşatmalar ve baskınlarla karşı karşıyadır. Dağlar, kutsallar ve Seyit Rıza’nın durduğu mekânlar bombalanır.

Alişer öldürülmüştür. Seyit Rıza’nın yakın akrabaları tarafından Alişer’in öldürülmesi, Seyit Rıza ailesini tedbir almaya ve can güvenliklerini sağlamaya yöneltir.

Bir yandan devletin ağır kuşatması, takibi ve baskıları; diğer yandan askerlerle işbirliği içinde olan yerli milisler ve hafiyelerle, hatta öz yeğeniyle yaşadığı sorunlar ve ona destek veren aşiret adamlarından soyutlanması, onları ailece yer yer kendi güvenliklerini sağlamaya mecbur bırakır.

Seyit Rıza’nın, bırakın devletle veya askerle çarpışmasını, yalnızlığı ve çaresizliği, sığınılacak yer arayışından da anlaşılmaktadır.

O koca yaz aylarında Sultan Baba eteklerinden başlayarak Dersim coğrafyasında yer yer, günübirlik kaçışlar ve saklanmalar yaşanır.

Bu kaçış, Beyaz Dağ’dan Orta Dağ’ın ormanlarına, oradan Mor Dağların bağrına doğru devam eder. Elgazi, Karaoğlan, Sırtıkan derken Laçınan köyleri görünür.

Laçınanlar, Seyit Rıza’nın talipleridir. Laçınan ormanlarında bir hafta barınırlar.

Seyit Rıza bir sabah uykusundan uyanır. Oğlu SıhHasan’a gördüğü rüyayı ve sezgilerini anlatır:

“Lâem, rüyamda diz boyu kırmızı kar yağdığını gördüm. Yerimizi değiştirelim. Yoksa bu dere bizim mezar yerimiz olur.”

Oğlu ŞıhHasan kaçışlardan bıkmıştır. Kendisi hastadır. Eşi iki canlıdır ve doğum günü yakındır. Babasını hiç kırmayan, ona itiraz etmeyen bu adam artık canından ve yaşananlardan bezmiştir. Yine de sessizliğini korur.

Ancak anlatılanlara kulak misafiri olan Anık, bir nevi ölümü kabullenerek şöyle der:

“Xızır yapmasın. Benim bu saatten sonra bir yere gidecek hâlim kalmadı. Kırarlarsa kırsınlar. Kaç zamandan beridir yazı yaban, yer yer, orman, dağ, taş saklanıyoruz. Böylesi hayat olmasın. Olmasın.”

Gelinin bu sitemine içerlenen Seyit Rıza, bastonunu alır ve birkaç kişiyle yukarıdaki tepeye tırmanır. Oradan gözetleme yapar.

Bir gün sonra Seyit Rıza, oğluna Uşene Beji adında birisini gönderir. Laçınan köylerinin sarıldığını, dikkatli olmaları gerektiğini tembihler.

Gün dönmüştür. Akşam güneşi batmak üzeredir.

Kerbela olur Laçınan toprakları, Seyit Rıza’nın ailesine ve yakın akrabalarına…

Kırk can yığılır birbirinin üstüne. Tam kırk can. Dile kolay…

Çoluk çocuk, kadın kız, ihtiyar, genç, suçlu, suçsuz; hepsi bir arada.

Bir diz boyu kırmızı kar yağdığı gibi topraktan kan süzülür derelere…

Bu kez teyzem Cemile’nin Zeynikan Mezrası’nda fasulye yemeğini ocağa sürerken, odun ateşinin etrafında kümelendiğimiz ana ve onun ağzından dökülen titreyen sese, yanaklarından akan gözyaşlarına gitmekte yarar görüyorum.

Kendimi tanıdığım, donuklaştığım anlardan biridir. Bitmeyen bir gecenin akşamıdır. Unutamadığım, unutamayacağım bir gece… Belki de bu satırları yazdırmama neden olan anlatıdır.

“Kendimi çalıların arkasında buldum, ayıldığımda. Karanlık basmak üzereydi. Her tarafım, saçlarım kanlar içindeydi. Etrafıma bakındım. Leyla halamın sağ olduğunu gördüm. Yanına gittim. Birlikte üst üste yığılan cesetler arasında sağ kalanları aradık.

Bir iniltiye doğru gittik. Halam Sabra’ydı.

‘Dudaklarıma biraz su değdir,’ dedi.

Halam Leyla dereye indi. Derenin bulanık kan aktığını söyleyerek seslendi:

‘Bırak, gel.’

Sonra inledi:

‘Tülbenti başımdan çıkar, çenemi bağla. Kıbleye çevir başımı. Sonradan buradan uzaklaşın, kurban olduklarım… Bu bizim yazgımız. Böylesini kabullendik.’

Babamın başını gövdesinden ayırmışlardı. Annem göğsünden süngülenmişti. Göbeğinden kardeşimin bir eli dışarıya sarkmıştı. Annem, elleriyle yavrusunu ocağına kayar gibi korumaya çalışırken uykulara dalmıştı.

Benzi solgundu. Gözleri açıktı; bizleri arar gibi bir telaş içindeydi. Göz kapaklarına dokunduk, son bir kez bakıştık. O kendi dünyasındaydı. Göz kapaklarını kapatıp ayrıldık cehennem deresinden.

Yıkılası, yanası topraklar… Neredeydi o yar u diyarlar? Neredeydi o evliyalar, ocaklar, Baba Mansur, Sultan Baba? Kurbanlar kestiğimiz, her sabah el açıp yakardığımız o Eli? Neredeydi?

Leyla halam Bırdo’nun köylerine gidip haber verecek diye ben o gece ormanda tek başıma kaldım. Korkumdan eteğimi gözlerime götürdüm. Gözlerimi örttüm. Hiçbir şey görmeyeyim diye.

Gece nasıl sabah oldu, hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda gözlerim toz dumandı. Meğer şarapnel parçaları ve barut yanıkları gözlerimi görmez, bulanık hâle getirmiş.

Sürünün içinde saklanarak köye vardım. Kadıncağız tereyağını eritti, içirdi bana. Bana takat geldi. Yaralarımı temizledi, muhtara teslim edip çadırlar kurulu yere götürdüler.

Yüzbaşıya teslim ettiler. Yüzbaşı beni atın terkisine attı, muhtarla birlikte Kakper Dağı’na götürdü. Alay oradaymış.

Yüzbaşı beni atından indirdi. Orta yerde bir çukur açılmıştı. İçinde bir insan başı vardı. Baktım ki babamın bedeninden ayrılan başı…

Öylece donup kaldım. Bayılmışım.

Yüzbaşı beni ayılttı:

‘Bu başı tanıyor musun?’

‘O, benim babamın başı.’”

“MA, BİZ YARALIYIZ. BİZ İNSANI, YARALARIN DERİN DALGIN BAKIŞLARINDAN TANIRIZ…”

Durum böyle. Ne sen sor ne de ben anlatayım gerisini.

Bundan öncesi bir o kadar kabul edilmez, bundan sonrası daha ağır, daha zor.

Hangi şey bütün bu olanları sana unutturabilir ki?

Dünyayı verseler, dünya tersine döner; gülücükleri göstersen gözyaşı olarak damla damla dökülür.

Hangi dirayetli insan bunca acıya katlanabilir? Hangi vicdan buna dayanabilir?

Bir öyküdür bu. Ucuna hafiften dokunduk, kanamaya başladı. Bundan sonrası daha hazin, daha hüzünlü.

Hangi gün güneşi gördük ki?

Ben de diyemem: “MA, ben insanım. Ehl-i Beyt’im. Rahber’in, Seyit Rıza’nın torunuyum.”

Ama yine de zulümlere rağmen, sürgünlere rağmen neslimizi unutmadık. Olanları, yapılanları unutmadık.

Seyit Rıza’nın torunuyum. Şıh Hasan’ın kızıyım. Ehl-i Beyt’im.

Bir gün değil, bir gün bütün bu haksızlıkların bedeli sorulur. Ahımız bir gün değil, bir gün tutar.

Demek oluyor ki: Mazlumun ahını alma; bir gün gelir, karşılığını ödersin veya misliyle çekersin.

Diyeceksiniz ki bütün bu zulümlerin sonucunda bizim hiç günahımız olmadı mı?

Elbette vardır.

Dersim, kendi içine dönük yaşayan, dışarıya fazla yönelmeyen; sosyal, kültürel, ticari ve eğitim ilişkileri bakımından zayıf, coğrafi olarak da dış dünyayla bağlantısı sınırlı bir bölgedir.

Dersim’deki çocuklar, okul ve medrese olmadığından, kendi ailelerinden kendilerine anlatılanlar ışığında bilgilenir ve yönlendirilirler. Yaşadıkları çevreden etkilenir; yakın akraba, eş, dost ve aşiret bağlamında birbirlerini tamamlamaya, cem ve cemaat yaparak birbirlerini eğitmeye, yönlendirmeye ve biçim vermeye çalışırlar.

Kanunların ve yönetimlerin zaaflarını, boşluklarını yöredeki aşiretlerin ileri gelenleri, pirler, rahberler ve mürşitler doldurmaya; halkın asayiş sorunlarını, huzurunu, mal ve can güvenliğini ikna yöntemlerini kullanarak sağlamaya çalışırlar.

Bu durum, insanların ahlaki değerlere sahip olmalarının bir göstergesidir.

Beş yüz yıllık Osmanlı yönetiminde onca baskıya, fermana ve yok edilme girişimine rağmen özüne çekilebilmeyi bilen, kendini koruyan, birlik ve beraberliğini, kardeşliğini kuran bir halk; kendi inancıyla yaşayabilme onurunu ve gururunu taşımıştır.

Bu büyük bir başarıdır. Fevzi Çakmak’ın söylemlerinin aksine, bu durum bir toplumun olgunluğunun ve erdeminin göstergesidir.

Bu birliktelik ve huzur yıllarca sürmüş, bu direnç bir biçimde kuşatmalara rağmen kırılmamıştır. Öz güvenleri yitirilmemiştir.

“Su uyur, düşman uyumaz” derler ya…

Bu toplumun birlikteliğini bozmanın, dağıtmanın yollarını ve çözümlerini bulmalıydılar. Düşünüp aradılar ve buldular.

Ekonomik ambargolar uyguladılar. Dışarıyla olan toplum ilişkilerine engel oldular. Sürekli inanç kimliği üzerinden vurmaya, onları ayrıştırmaya, öteki göstermeye yönelik acımasız politikalar uyguladılar.

Yörede bulunan insanların eğitimsiz kalmalarına neden oldular. Beş yüz yıllık süreçte ekilen nifak tohumları sonucunda yok edilmeye çalışılan ve değişime uğraması istenen toplum üzerinde bir dönüşüm ve asimilasyon süreci adım adım ilerledi ve sonuca ulaşmayı başardı.

Islahat politikalarına ağırlık verdiler. Göç ettirmenin, insanları göçe zorlayarak asimilasyona uğratmanın önünü açtılar.

Bu yönde, en tepeden aşağıdaki birime kadar örgütlendiler. Örgütlenen ve nifak tohumları eken bu kesim, Dersim’de aşiretler arasında kendilerine uygun zeminler aradılar. Zaman zaman buldular, zaman zaman ters düştüler, zaman zaman da devşirdikleri kişiler üzerindeki kontrolü yitirdiler.

Onlara vaatlerde bulunup kirli pazarlıklar yaptılar.

Amaç; iç asayişi bozmak, kavgalar çıkarmak, aşiretleri birbirine düşürmek, iç huzuru bozmak, bölmek, parçalamak ve kolayca yok etmekti.

Kimilerini el altından silahlarla donattılar. Kimilerine kimlikler ve tavizler verildi.

Bu çalışmaların sonucunda işbirlikçiler türedi; ihanetçiler, ihbarcılar ve adam öldürenler ortaya çıktı. Ganimet ve yağmalara gidenler oldu.

Hâliyle iç huzur, insanların birbirine olan güveni sarsıldı. Çatlaklar, hasarlar ve güvensizlikler oluştu.

Ve artık istenilen olmuştu.

Dersim, bir yandan kendi iç çatışmalarıyla, bir yandan Hamidiye Alaylarının baskınlarıyla, bir yandan Neşet Paşa’nın süvari birlikleriyle, bir yandan da Baytar Nuri’nin zeyrekleri ve vaatleri sonucunda günden güne kan kaybediyordu.

Kol yağmacılığı, talan, nedensiz adam öldürmeler ve birbirleriyle yaşanan kavgalar sonucunda aşiretler birbirine düşürüldü. Aşiretler arası kavgalar uzun süre devam etti.

Bu süreçte inanç merkezindeki pirler, mürşitler ve rahberler her ne kadar çaba gösterdilerse de silahı elinde bulunduranların güç hâkimiyeti, mazlumları sessiz ve suskun kalmaya itti.

Düşmana kolay yutulabilecek bir lokma hâline getirilen koca bir toplum yok edildi.

Bizi birbirimize düşürdüler. Asayişi ve huzuru bozdular. Kıyımdan geçirildik.

Kıyımın nedenini, bu olayların oluşumu olarak anlattılar gelecek kuşaklara. Oysa kıyıma uğrayan Dersimlilerdi.

Diyeceksiniz ki yağmalayanların, milislerin, kulak toplayanların ve biat edenlerin akıbetleri ne oldu?

Hepsinin sonu, Rayber ve Kopo gibi cezalandırılmak oldu.

Demek oluyor ki ihanetçilerin de kullanılma görevi bir noktaya kadardır. Görev bittiğinde ölümleri mukadder olur.

Seyit Rıza, 11 Eylül 1937 tarihinde beraberindeki Hüseyin Keleci ve Bertal oğlu Rıza ile Erzincan’da, Fırat’ın üzerindeki köprülerde bulunan kontrol noktasında yakalanır. Elazığ’a götürülür.

İstiklal Mahkemelerinde iki gün içinde 57 kişiyle birlikte yargılanır. Kendisinin yaşı küçültülür, oğlu Reşik Hüseyin’in yaşı büyütülür.

Adalete bakar mısın?

Yedi kişiyle birlikte idam edilir.

Seyit Rıza ve beraberindeki seyitler idam edilir, ancak Dersim toprakları üzerindeki kuşatma kalkmaz. Yasak bölgeler ilan edilir. Yasak bölgede her kim görülürse öldürüleceği duyurulur.

Anlayacağınız, kıyım olanca gücüyle devam eder.

Demek oluyor ki sorun Seyit Rıza ile bitmiyordu.

On binlerce insanın, sorgusuz sualsiz, kefensiz; çoluk çocuk, kadın kız, suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan topluca birbirine bağlanarak makineli tüfeklerin yaylım ateşinde can vermesi, başka bir günah perdesidir.

Bir başka çığlık, vicdanın kendini bitirdiği bir an, karalar bağlayan bir toplum…

On binlerce insanın yetim, öksüz ve çaresiz kalması; evinden, barkından ve sevdiklerinden ayrı düşmesi; nice çocukların kaybolması veya hizmetçi olarak götürülmesi; insanların topraklarından uzaklaştırılması, parçalanması ve asimilasyona uğraması, bütün bu sürecin genel faturası olarak karşımıza çıkar.

Biz, bu hazin geçmişimizi anmak ve hatırlamak mecburiyetindeyiz.

Bu kıyımı unutmak mümkün değildir.

“Uygarlık götüreceğiz” söylemleriyle yapacaklarına gerçeklik kazandırmak isteyenlerin söylemleri ve maksatları günümüzde iflas etmiş; bir halkı nasıl avuttukları gün ışığına çıkmıştır.

Katkısı olanlara, emeği geçenlere buradan binlerce selam ve saygı gönderiyorum.

Vahşetin en katı, çekilmez ve dayanılmaz durumlarını anlatan, daha anlatılmamış gerçek yaşanmışlıkların bulunduğu kuşkusuzdur.

Bu öyküler, Cumhuriyet dönemi taraftarı yazarların, örneğin Barbaros Baykara gibilerin yazdıklarının aksine, abartısız ve yalanı olmayan nice yaşanmışlığın ifade edilme biçimidir.

Konuşmayan, suskun dilleri dinleyen; onların acılarını ve iniltilerini gören, onlara ortak olmaya özen gösteren, kendisinde sorumluluk taşıyan vicdanlı insanların sesidir bu ses.

Bu ses, “MA” diyerek kendimizi ifade etmenin başlangıcıdır. Sitemin, yakarışın, dertleri anlatmanın ve hoşgörü göstermenin sonucudur.

Özü, kısacası, anlatımın yürek dağlayan bölümüdür.

Siz siz olun, vicdanlarınıza danışırken insan olduğunuzu unutmayın.

Eğer bir acı yoksa duygularınızda, insan değilsiniz.

Ne yapalım… Kimse kimseyi zorla insan yapamaz.

İnsan olmak parayla, pulla, takım elbiseyle olmuyor.

Karakterlerin ve davranışların ölçüsü uygulamalardır. Caka satmakla, vurup kırmakla, esip kesmekle de insan olunmuyor.

Olmuyor.

İnsan olma özelliği özünde, kanında ve ruhunda olmalı. Duygularında ve vicdanında olmalı.

Sizi bu acılı günde 83 yıl gerilere götürüp kanayan yaralardan sadece birini sizlerle paylaşmak istedim.

Ne tesadüf, değil mi?

Seyit Rıza ailesinin katledilişiyle torunu Ali Rıza Polat’ın katledilişinin aynı günlere, aynı aya denk gelmesi sizce düşündürücü değil mi?

Dedem SıhHasan’ı ve ninem Anık’ı; Zini Gediği’nde katledilen 88 kefensiz canı, onunla birlikte kefensiz ve sorgusuz sualsiz şehit düşen isimli ve isimsiz insanları anmak istedim.

Ruhları şad, mekânları cennet, Hz. Hüseyin’in yeri Kerbela olsun.

Kalın sağlıcakla.

Cafer Yüceer
Seyit Rıza’nın Torunu

Paylaş

spot_img

İlginizi çekebilir

Bunlara baktınız mı?
Benzer Başlıklar

Cafer Yüceer (Seyit Rıza’nın Torunu): AĞDAT…

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. Ey göklerin...

Yılmaz Kahraman: Hatırlamak, yüzleşmek, sorumluluk almak: Zini Gediği ve Tertelê 1937/38

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. 8 Ağustos...

Duygu Kıt: Zini Gediği’nde 88 yıl sonra kemikler bulundu

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. Zini Gediği’nde...

88 yıl geçti, Zini unutulmadı: 97 can için hafıza nöbeti

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır. Zini Kırımı’nın...

Alevilerin Sesi dergisine abone olmak ister misiniz?