Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 305. sayısında yayınlanmıştır.
Ey göklerin süslü mavisi,
Ufukların turuncu,
Toprakların kızıl diyarı AĞDAT,
Gönüllere doğan Sultan Baba güneşi,
Yüzlere yansıyan Şah Haydar nuru,
Gulan yağmurların bereketli sofra,
Gülümseyen çehre,
Toprakları renklendiren sümbül lale,
Allısı, mavisi, kara gözlüsü, cesur yürekli,
Mis kokan nergis,
Uzun ayaz gecelerde kar serpiştiren,
Deli dolu uğultularda mazlumlara ağlayan,
Kartalların yüksek uçtuğu,
Güneşin zapt ettiği,
Kızıl toprakların suskun diyarı AĞDAT.
Yüreklerin kabardığı,
Zelzelenin toprakları elediği,
Hanelerin harebelere,
Suskunlukların isyanlara dönüştüğü vakittir Ağdat.
Kıyımların bittiği an değil, başladığı,
Dersim topraklarının mateme büründüğü diyardır Ağdat.
Çocukların öldürüldüğü,
Gül tomurcuklu kızların, kadınların,
Namuslarını kurtarmak uğruna
Munzurun soğuk sularıyla buluştuğu,
Uğursuz günlere lanetler yağdırılan,
Çığlıkların yankı bulduğu dağların adı Ağdat.
Kül yığınına dönen evlerin,
Harmanlarda tüten kara dumanların,
Gökyüzünün karalara büründüğü,
Ahların duyulduğu evliyalar diyarı Ağdat.
Toplanıp sıra sıra kurşuna dizilen,
Yakılan,
Üst üste düşen,
Süngülenen bedenlerin
İnlemelerinde ve çığlıklarında
Vicdanları kanatan masum insanların diyarıdır Ağdat.
Sana kurban olayım.
Yine biz olduk çırpınan, dövünen.
Kahırlanma, dert küpüne bürünmüş aksakallı dedem.
Ağlama, eline kına yakmış sevdalım.
Duvar dibinde yol bekleyen bacım.
Öksüz kalmış esmer tenli kardeşim.
Sen bir tutam saçla dövünen, yüreği buruk annem.
Ağdat,
Haçeli,
Zini Gediği,
Kutu Deresi bizlere yapılan
Vahşetleri hatırlatır.
Kan çehreden,
Boz topraklar yangın yeri.
Kaçışlar ve kayboluşların öyküleri
Ağıtlarda dillenir.
Yürekte acı.
Alevler bedeni sarar.
Varsın dirhem dirhem parçalansın,
Yansın yürek.
Yine de vazgeçmem
Gül yüzlü aksakallı Rayberimden.
Varsın gülbengler okusun.
Dilinde, belinde, elinde ikrar olayım.
Şah Haydar’ın güllerle donatılan yollarında
Sevdalara bürünen yol talibi olayım.
Hangi rüzgâr eserse essin,
Yolumdan alıkoymaz.
Hangi ferman okunursa okunsun,
Yol izlerini kaybettirmez.
Şu Ağdat diyarlarında
Pusulara denk gelsem,
Darağacında bedenim sallansa,
Yüreği fed edilmez bir dağ kartalı,
Dersim diyarların açılmaz, bulunmaz büyülü anahtarı.
Erenlerin toplandığı kutsal topraklarda,
Pirlerin cem tuttuğu pak ocaklarda,
ŞıhHasanımın başı gövdesinden koparılmış,
Işıl ışıl yanan bedenlerin başucunda,
Laçınan derelerinin güngörmez,
Ay doğmaz karanlık ormanlarında…
Ahh lemine, ahh!
Nasıl kıydılar ay gibi parıldıyan yüzüne?
Nasıl kan revan ektiler gönül bahçene?
Nasıl seni benden ayırdılar, vicdansızlar?
İki göz ışığım, dizlerimin feri,
Ruhumun, kudretimin cevheri,
Laem SıhHasan!
Kee Sebıram! Dağ meralim!…
Sende mi kurşun yedin?
Düştün alevler arasına.
Ciğeri muratsızlıktan tutuşan bahtsız kızım,
Sensiz nasıl yaşayabilirim?
Nasıl Laçınan Ormanlarında durabilirim ki?
Susayan dudaklarına bir avuç su,
Derman diye sürmek isterken
Ellerim titrer.
Laçınan derelerinde kanlara boyanır.
Dağ Meralimin susayan dudaklarına
Bir damla su merhem diye süremez,
Kanayan yaralarını dindiremez oldum.
Ez sımare kör bine (Vayy, ben kör olaydım).
Görmez olaydım.
Uğrunuzda can vereydim.
Bunca yaralarla yaşanılır mı, Pirim Yeşil Dede?
Şimdi nasıl parçalanmayayım, kirvem?
Bir de İkrar için söyle.
Benimkisi bir yara değil,
İki değil, beş değil, tam otuz üç yara.
Beni benden kopartır.
Gözlerimin feri,
Dizlerimin takatı.
Düşerim bedenlerin üst üste düştüğü Laçınan Topraklarında.
Yakınırım jar-u diyarlara.
Yakarışlar, ağıtlar, ahlar bundan böyle
Kan kokan Laçınan Derelerinde,
Dersim topraklarında çığlık olarak
Hard asmeni inletir.
Veyva mına Canıke!
Kilta mezraa Zeynıko Anık’am.
Parçalanan, süngülenen bedenlerden
Oluk oluk kanlar süzülür.
Gece bir o kadar ürkek, bir o kadar utançlara gebe.
Kan kokar.
Bir o kadar haince devam eder baskınlar
Ağdat’ta,
Haçeli’de,
Zini Gediği’nde.
Dersim topraklarında feryatlar duyulur.
Şimdi sen de mi?
Doğmamış yavrunu bırakıp gittin yıldızlara.
Oysa iki elinle ne güzel sarmalamıştın
Adı konulmamış yavrunu.
Şimdi senin başucundayım.
Tatlı bir düştesin.
Ölümsüz uykularda Kerbala yolunda yolcu.
Taliplerimin bembeyaz tülbentleriyle,
Al kanlara boyalı,
Gideceğin yerlerde
Sevdiklerimize onur prensesi ol.
Veyva mına Canıke ANIK!
Bu gece sen yine beni Ağdat’ta, Zeynikan’da bil.
Cem’de dara dur, semah dön.
Gül cemalinle gel, sevenlerin gönlüne gir.
Dağlar ağlasın.
Esen rüzgârlar uğuldasın.
Pirbabo mezarlıklarında yakılan mum ol.
Ağdat topraklarında güneş ol, aydınlat.
Yıldızlara uzanan yeşilimsi yolda,
Sultan Baba dağın yamaçlarında,
Otuz üç canı kutsarcasına dünya âleme
İlahi kudretleri dinlet.
Bu olanlar kızgınlıklarımı,
Yaralı ceylan misali bakışlarımı yaralar.
Fecir anı attığım adımlarda yitirilen canlar
Düşer aklıma.
Duraklar.
Aksakalımı sıvazlarım.
Ellerine kan bulaşmış kara vicdanlı insanların yüzlerine
O gecelerin soğukluğunda,
Çiseleyen yağmur altında haykırmak onurluca olacak.
Her sözüm halkım, Dersim,
Ağdat için söylenir.
Düşmanların karşısında büzülmem.
Hele ki diz hiç çökmem.
Dar ağacına giderken titremez elim kolum.
Ayaklarım adeta şaha kalkar.
Rap rap, gürce,
Gecenin,
Eleziz Buğday meydanının suskunluğunu bozar.
İrice kara gözlerime şimşekler düşer.
Kıvılcımlar yükselir semaya.
Süvarilerin nal sesleri Eleziz Buğday meydanını döver.
Karanlıklar arasından yüzüme tutulan far ışıkları
Bana karanlık gelir.
Yıldızların parlak ışıkları düşer çehreme.
Aydınlatır zihinleri.
Gelecek zamanlara hatırlatır.
Künyemiz okunur.
Varsın sevinsinler hainler.
Bu gecenin sessizliğinde,
Bu kasım ayın ayazında,
Meydanlar kulak kabartır Dersim’in Rayberine.
Yıldızlar sonsuz yolculukta yoldaş.
Coşkularıma rehber.
Topraklara yansıyan nur.
Işıl ışıl yanan mum.
Dersim topraklarında,
Ağdat diyarlarında tutuşan ateş,
Tüten ocak.
Yürürüm alnı açık,
Başı dik, ayaklar rap rap ses çıkartarak.
Gel bu gece seyrime.
Gel…
Sana anlatacaklarım var, büyük sef.
Süngünün deştiği yaraları,
Milislerin ihanetini,
Akıtılan kanların bedellerini,
Öfkenin kuduran hallerini,
Vahşetlerin kirli yüzlerini,
Masum insanların yükselen çığlıklarını,
Ahlarını,
Kaybolan çocukların dramlarını
Bir bir…
Darağacına gitmeden evvel,
Yağlı urganı başıma geçirmeden,
Gözlerim, ruhum AĞDAT topraklarıyla buluşmadan evvel
Suratına haykıracağım ki vicdanın delirsin.
Beni izlediğine pişman,
Ömür boyu korkularla yaşa.
Rap rap yürüdüğümde korkudan dikenleşen tüylerin,
İzlerken dehşetler içinde kalan benliğin,
Sevinçlerinin nasıl korkulara dönüştüğünü,
Uykularının nasıl kaçtığını insanlara
Kendi dilinle günü geldiğinde,
Günahkâr, boğuk sesinle anlatasın.
Özgürlük ve huzuru ararken,
Banaz yaylalarında Pirim Pir Sultanın ardından
Sah Haydara varmak isterim.
Aksakallı rayberleri görmesin o kötü ruhlar.
Düşkün sanırlar.
Berrak Munzurun gözelerinde
Süt gibi kaynayan suları görmesin o kör gözler.
Bulanık sanırlar.
Özgür esen rüzgârları hissetmesinler,
Yüreği beş para etmez zalimler.
Bizleri eşkıya sanırlar.
Bin kez dirilip,
Bin kez ölürler.
Soruyorum, ey şaşkınlar:
Nerede mezarlarımız?
Nerede kanlı buğday meydanındaki coşkunuz?
O kurulu idam sehpalarınız nerede?
Nerede o gözü dönmüş cellâtlar?
Nerede gaflet, delalet içinde emir yağdıranlar?
Buyruk uygulayan, sözüm onlara, adalet dağıtanlar.
Nerede o kulak koparanlar?
Nerede sen öldün diyenler?
Ölümü yakan, küllerini kireç ocaklarına serpenler.
Rüzgârların külleri savuracağını hesaba katmayan zavallılar,
Neredesiniz?
İşte gün bugün.
Küllerimden doğduğum gün.
Küllerin Munzura,
Dersim dağlarına rüzgârlarla serpildiği gün,
Dersim topraklarının her bir yerinde biten otun
Köklerinde yeniden canlandığı,
Kök saldığı,
Yeşerdiği gün.
O gün bugündür.
Gürleyerek dökülen pınarlarda,
Dağ yamaçlarını yeşile çalan meşe ağaçlarında,
Yol kenarlarında dilek tutulan,
Kurban kesilen JAR-U diyarlarda,
Aksakallı
SEYİT RIZA,
Sorgusuz sualsiz,
Kefensiz toprağa düşen mazlumlardan,
Kayıp kızlardan,
Parçalanmış ailelerden biriyim.
Sürgünler,
Kestirilen saçlar,
Kara vagonlar,
Özlem,
Hasret,
Acı,
Yıllardır kanayan yara
Ve tarihin karanlık sayfalarında
Hafızamız,
Cebimizde taşıdığımız kimlk.
Unutmadık.
Unutmayacağız.

