Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 295. sayısında yayınlanmıştır.
İsrail-İran Gerilimi ve Bölgesel Kırılmalar Üzerine
Ortadoğu yeniden bir kırılma hattına sürükleniyor. Ancak bu defa yaşananlar sadece bir devletin başka bir devleti tehdit etmesi ya da güç dengeleriyle oynaması değil; yüzyıllık travmaların, bastırılmış kimliklerin ve halkların kaderlerinin yeniden yazıldığı bir sürecin ifadesi. İsrail ile İran arasında derinleşen gerilim, artık diplomatik sınırların ötesine geçmiş, doğrudan savaş doktrinlerinin devreye girdiği bir aşamaya ulaşmıştır.
İsrail’in İran rejimine yönelik son hamleleri, klasik “caydırıcılık” ya da “önleyici saldırı” stratejilerinin ötesindedir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun merkezine yönelik saldırılar, üst düzey istihbaratçıların ortadan kaldırılması ve İran iç güvenlik ağının felce uğratılması, açıkça rejimi çökertme amacı taşımaktadır. Bu, İsrail’in yalnızca bir güvenlik refleksiyle değil, aynı zamanda bölgesel düzene dair radikal bir vizyonla hareket ettiğini göstermektedir.
Bir Devletin Çöküşü ve Halkların Uyanışı
İran’daki mevcut rejimin tarihsel misyonu, 1979 devrimiyle halklara umut vadeden ancak zamanla otoriterliğe saplanan bir çizgiyi temsil ediyor. Bugün gelinen noktada rejim, yalnızca bölgeye değil, kendi halkına da yük haline gelmiştir. Kadınların, gençlerin, azınlıkların ve özellikle Kürt halkının üzerindeki ağır baskılar, İran coğrafyasını bir iç patlamaya hazır hale getirmiştir. Bu durum, yalnızca dış müdahalelerle değil, içeriden gelen toplumsal enerjilerle de desteklenmektedir.
Doğu Kürdistan’ın, İran rejiminin zayıflamasıyla birlikte kendi kaderini tayin yönünde harekete geçmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Rojava deneyiminden sonra, İran Kürtlerinin de tarihsel hafızası ve bastırılmış enerjisiyle yeni bir süreci başlatması, sadece bir siyasi gelişme değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluktur. Bu durum, bölgeyi yeniden şekillendirecek önemli bir kırılma noktası olabilir.
Türkiye’nin Pozisyonu: Denge mi, Teslimiyet mi?
Türkiye, bu büyük gerilimde nerede duracağına henüz karar verememiş gibidir. İran’a yönelik doğrudan ya da dolaylı destek, yalnızca jeopolitik bir tercih değil, aynı zamanda iç politik dengeleri de etkileyebilecek bir hamledir. Ancak Türkiye’nin iç çelişkileri, baskıcı rejim yapısı, çözülmemiş Kürt meselesi ve kurumsal zayıflıkları, onu büyük krizlerde etkisizleştirmektedir.
İsrail’in mesajı nettir: “Osmanlı hayallerine izin vermeyeceğiz.” Bu mesaj, yalnızca Türkiye’ye değil, bölgedeki otoriter yönetimlere de yöneliktir. ABD’nin stratejik hedefleriyle de örtüşen bu yaklaşım, Ortadoğu’da rejimlerin değil, halkların lehine bir değişim ihtiyacının altını çizmektedir.
Evrensel Fırtına ve Yerel Direnişler
Bugün Ortadoğu’da esen rüzgâr, yalnızca askeri değil; kültürel, sosyolojik ve siyasal boyutları olan bir fırtınadır. Bu fırtınanın merkezinde yalnızca devletler değil, halklar da vardır. İsrail belki bu fırtınanın tetikleyicisi olabilir; ama onun yönünü belirleyecek olanlar, Araplar, Kürtler, Farslar, Türkler, Ezidiler, Aleviler ve bu coğrafyada nefes almaya çalışan bütün halklardır.
Bu bağlamda İsrail’in eylemleri, sadece bir savaş stratejisi değil; tarihsel olarak hakları gasp edilmiş halklar için bir kapının anahtarı haline gelebilir. Ancak unutmamalıyız ki, özgürlük, tanklarla gelmez; halkların ortak aklıyla, eşitlik ve adaletle inşa edilir.
Fars Halkı ve Gelecek Umudu
İran rejiminin çökmesi, yalnızca Kürtler ya da azınlıklar için değil, Fars halkı için de bir yeniden doğuş olabilir. Molla rejimi, Fars halkını temsil etmiyor; onları kendi iç kimliğinden koparmış, dünya ile ilişkisini kesmiş bir zorbalık sistemidir. Bu rejimin sona ermesi, İran halklarının birbirine düşman edilmediği, aksine ortak bir demokratik yapı kurabildiği bir süreci başlatabilir.
Üçüncü Yol Mümkün mü?
Bu yaşananlar ne yalnızca kapitalist küresel düzenin çatışmalarıdır, ne de feodal-otoriter devlet yapılarını besleyen içe kapalı iktidar ilişkilerinin bir sonucudur. Ortadoğu halklarının karşı karşıya olduğu kriz, bu iki tahakküm sisteminin arasında sıkışmış olmanın doğrudan bir yansımasıdır.
Ancak bu iki yol dışında bir üçüncü yol da vardır – ve bu yol mümkündür. Bu, halkların eşit, özgür ve birlikte yaşama iradesine dayanan; cinsiyet eşitliğini, ekolojik dengeyi ve doğrudan halk demokrasisini esas alan evrensel bir yaşam modeliyle mümkündür. Ezilen halkların tarihsel belleğiyle ve ortak mücadele mirasıyla örülmüş bu yol, yalnızca bir direniş değil; aynı zamanda bir yeniden inşa çağrısıdır.
Bugün bu üçüncü yolun en somut ifadesi Rojava’da ve Kürt halkının özgürlük arayışında vücut bulmaktadır. Rojava, sadece askeri bir savunma hattı değil; halk iradesinin, kadın özgürlüğünün ve toplumsal sözleşmenin mayalandığı bir yaşam alanıdır. Kürtler, bu çağrıyı sadece kendileri için değil, tüm Ortadoğu halkları için bir seçenek haline getirmiştir. Bu nedenle Kürtlerin bu tercihi, hem bölgedeki köhnemiş devlet rejimlerine hem de uluslararası emperyalist projelere karşı bir üçüncü yolun öncülüğünü temsil etmektedir.
Bu yol kolay değildir. Direniş, bedel ve sabır ister. Ancak halkların iradesi, tankların gölgesinden daha güçlüdür. Rojava’dan Doğu Kürdistan’a, Filistin’den Lübnan’a, Alevilerden Ezidilere kadar tüm farklılıkların bir arada yaşayabildiği, birbirinin sesini bastırmadan birlikte yükselebildiği bir gelecek mümkündür.
Sonuç: Yeni Bir Ortadoğu Yazgısı mı?
Bugün tanık olduğumuz şey, devletlerin değil, halkların tarihinin yeniden yazılmasıdır. Yüzyıllık bastırılmışlıkların, inkârların, katliamların, acıların ve özlemlerin toplandığı bu coğrafyada bir kırılma yaşanıyor. Ve bu kırılma, yalnızca İsrail-İran gerilimiyle değil, Kürtlerin haklı direnişi, kadınların özgürlük çığlığı, gençlerin adalet talebi ve halkların eşitlik umuduyla anlam kazanacaktır.
Evet, fırtına büyük. Ama bu fırtına, köhnemiş rejimlerin değil; özgürlüğü hak etmiş halkların lehine esecektir.
Ali Rıza Akyol
FUAF Genel Sekreteri

