Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 303. sayısında yayınlanmıştır.
Tam 33 yıl oldu. Dün gibi, bin yıl gibi. Bu acıyı, yarayı, yası yaşayanlarla, yaşamayan ya da empati yapan ya da yapamayanlar için bu zaman tüneli değişir. 2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için aydınlar, sanatçılar Sivas’taydı. Alevilerin varlık nedenlerini gösterecek, kimlik ve kültürel taleplerinin ışığını yakacaklardı. Ama kitap, film, köy, orman, börtü böcek yakan bir zihniyetin ve ideolojinin bu kez de insanları, kendilerinin yakılacağını nereden bilebilirlerdi.
Elbette, tekçi, ırkçı bir rejimin geçmişte Malatya’da, Çorum’da, Maraş’ta işledikleri suçları unutmamışlardı. Ama şimdi iktidarın ortağı sosyal demokrat bir parti vardı ve bir tehlike arz etmiyordu.
Ne yazık ki düşündükleri gibi olmadı ve göz göre göre yakıldılar. Yetişebilecekler, yetişemediler; gidebilecekler gidemediler, ateşi söndürebilecekler söndüremediler.
Ve Cumhuriyetin sabıkalı tarihine kararmış küllü bir yaprak daha ekleniyordu. Cumhuriyetin ilk yüz yılının kanlı takvim sayfalarına bu kez sayılarla not düşülüyordu. Oysa Birleşmiş Milletlerce 10 Aralık 1948 günü insanlığa armağan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin başlangıç bölümünde, insanların özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğduğunu, haklar ve özgürlüklerin öznesinin herkes olduğu vurgulanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti de bu bildirgeyi 1949 yılının Nisan ayında kabul etmiş, başta herkesin yaşam hakkına, herkesin kişi güvenliği ve özgürlüğüne bağlı kalacağını duyurmuştu.
Bununla da kalmamış, temel hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyinden çıkan birçok sözleşmeyi, anlaşmayı kabul etmişti.
Bunlara göre insanlar, hakları kendi dilleri, kimlikleri ve kültürleri ile eşit ve özgür yaşayacaklardı.
Evet, 33 yıl önce, Sivas’a giden 33 aydın, sanatçı, kültür insanı, umutla, sevinçle gittikleri Sivas’ta ateşe verildiler. Ateş sadece Madımak’ı değil, sadece baharındaki gençleri değil, sadece sesi, sözü, sazı değil insanlığı yakmıştı.
Su ateş olmuş, alevlerle dönüşmüş gücü yetmemişti. Su, su olalı ilk kez kendinden utanmış, kızarmıştı.
Dostlarım, arkadaşlarım, tanıdıklarım yakıldı. 33 kişi. 33 kişinin yine ben de çağrıştırdığı 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emri ile Sefo Deresi’nde kurşuna dizilen 33 masum Kürt köylüsü oldu.
Şimdi bize düşen Madımak’ta yakılanların hayallerini, düşlerini yere düşürmemek. Unutmamak, unutturmamak.
Ve de herkesin eşit ve özgür yaşayabileceği, barışçıl, demokratik bir Türkiye’nin, ikinci yüzyılını inşa edebilmek.

